4.12.15

GÖBEĞİM "UMUT" YÜKLÜYDÜ...


16 yıl önce bugün, hamile olduğumu öğrenmiştim.

“Umut” geliyordu.

Planlıydı, çok şaşırmamam gerektiğini düşünüyor ama aslında annelikle ilgili olarak ne düşünmem gerektiğini layığıyla hissedemiyormuşum gibi geliyordu.
Size öğretilenlerin kalıplara sokulamadığı hallerdenmiş bu, şimdi şimdi anlıyorum.

İnsan o genç yaşlarda (24 idim ben ) bu hislerini çoğunlukla tartamıyor. His zaten tartılır mı ki? Ne biçim bir yakıştırma bu şimdi… Hissedersin işte; o hissettiğin duygunun  sen de bıraktığı iz senin özünü yansıtandır, seni sen yapandır…

Bursa’daydık öğrendiğimizde, bir fuar organizasyonunda. Ertesi gün memleketime, Bozüyük’e uğradık. Niyetimiz güzeldi; annemle babamın evlilik yıldönümlerinde torunları olacağı haberini vermek, paketlenmiş bir hediyeden daha makbul olacaktı. Öyle de oldu. Çok sevindiler.
Herkes çok sevindi, her iki tarafında ilk torunu olacaktı. Özeldi.

Sıkıntısız bir hamilelikti, ruhen kendimi çok hazırladığım için olsa gerek fiziksel olarak hiç zorlanmadım.

Tek zorluk vardı. Yalnızdım(!)
O zamanlar babasının işi ayın yarısından fazlasını şehir dışında geçirmesini gerektiriyordu. Ailelerimiz de yanımızda değildi. Olsalar bile çok yardım isteyecek bir yapıya da sahip değildim açıkçası.

Ankara’da yaşamaya başlayalı bir sene bile olmamıştı. Kimseyi tanımıyordum, sokaklar bile yabancıydı bana. Çalışmıyordum, yaşıtım arkadaşım hiç yoktu, en yakını ellili yaşlarındaydı , en samimi dostum ise yan komşumdu ve O da seksenlerindeydi.

Şikayet etmedim. Sevdim o yalnızlığı, bol bol okudum, araştırmaya çalıştım. İnternet bu denli yaygın değildi ne yazık ki. Var olan anne-bebek kitapları ciddi anlamda pahalıydı. Tek seferde en yararlısını buldunuzsa şanslıydınız. İkincisini, üçüncüsünü almak zorluyordu bütçeyi. En mühimi benden önce doğurmuş yaşıtım arkadaşım, akrabam da yoktu. 2000 yılının temmuzunda doğuracaktım ve 70’lerde doğuran teyzelerin doğum hikayelerini dinliyordum. Çok iç açıcı değildi, çelişik senaryolar vardı. Korktum ama çaktırmadım. Sürece bıraktım.

Şimdi düşündüğümde kendime ayırdığım en güzel aylarım imiş aslında. Büyüyen karnımı sıvazlayıp o kadar çok konuşuyordum ki Umut’la… Bütün hislerimi dile getirip gözümü göbeğime dikip, bildiğin sesli sesli  konuşuyordum. Göbeğim "Umut" yüklüydü... 

Yalnızlık bu anlamda güzeldi; duyulma endişesi olmadan sesli sesli konuşabilmek keyifliydi. Bunu ikinci oğluma gebeyken yapamadım mesela ; planlı gebelik değildi, ruh halim dingin de değildi. İkisinin karakterlerinin farklılığında, bir nebze de olsa sorumlu hissederim kendimi ; hamileliğimdeki ruh hallerimin yansıması var çocuklarımın huylarında.

Bu tarih hatırlama huyum kimi zaman gereksiz gelse de sanırım en belirgin karakteristik huylarımın başında geliyor. Bu huydan sıyrılmayı denedim ben aslında. Beynimi ve kalbimi yormama, takılı kalmama, kimsenin umurunda bile olmayan tarihlere anlam yüklememin duygusal çöküşlere neden olması yüzünden bırakmayı denedim. Başaramadım. Bırakmaya çalışmanın beni daha çok üzdüğünü anladığım gün,  bu huyumla barıştım. Bunun, başlarda yazdığım gibi beni ben yapan ruhumun özünden gelen huylarımdan olduğuna karar verdim.

Bugün Umut’uma özel bir gün olduğu için, hücrelerimde bile Onu hissediyorum. Gözlerim sürekli nemli… Anneliğimi sorguluyorum, yetememek duygusuyla boğuşuyorum, yaptıklarımı, yapmadıklarımı, yapamadıklarımı gözden geçiriyorum, Onunla tekrar tekrar büyüyorum…  Mutlu bir evlat mı acaba diye beşyüzelli keredir filan kendime soruyorum. Sanırım “mükemmel anne” diye bir kavram zaten yok ama “mükemmel olmaya çalışmaktan yorgun düşen anne” diye bir kavram var. Bu telaşlarımı sürece bırakmak zorundayım, aksi halde oğlumun hislerini sindirmeyi kaçıracağım ve sonra çok pişman olacağım.

Yarın da annemle babamın 45.evlilik yıldönümleri; zor bir gün olacak ama güzel anılarımızı hatırlayıp atlatacağım. Mecburum. Günü sağlam bir ruhla kotarmaya çalışıp, gece muhtemelen ağlayacağım. Hıçkırıklarımı yutkunup, duymadıkları sesimi onlara götürsünler diye meleklere emanet ederek, acılarıma yokluklarını da ekleyerek, uykuya dalacağım.

Fakat sabah tekrar gülümseyerek  uyanacağım.
Her doğan gün, “yeni” bir gün diyeceğim.
Yeni bir tarihi hatırlayıp ona tutunacağım .
Bu tarihlere yüklediğim güzel anları sıcak tutacağım.
Ve sonra mutlu olmak için yeni tarihler bulacağım, yaratabildiğim yeni dünyama  ve yeni tarihlerime güveneceğim.
Bu huylarımla “koşulsuzca” kabul görmeyi bekleyeceğim.
Bunu “umudum yapacağım”, o umutlardan “yaşam sevinçleri” yaratacağım. 
Göbeğim umut yüklü olmayacak belki ama kalbim hâlâ "Umut" yüklü olacak...





 

10.11.15

Taş Gibisin Atam !



Küçük oğlum Bora’ya, ilkokul 2.sınıftayken, 10 Kasım haftasında Atatürk ile ilgili duygu ve düşüncelerini belirtmesini isteyen bir ödev verilmişti .

Bora uzun süre düşündü, ne yazacağını bizimle paylaşmadı, yardım bile istemedi. Bitti dediğinde ; uydurdu bücür yine, acaba ne yazdı, hangi imla kurallarına uymadı vs. diye kağıdı elime aldım ki, zaten bir-iki cümle yazmış olduğunu gördüm. Onu çok özlediğini, sevdiğini belirten bir iki cümle yazmıştı. Son cümlesi ise şöyleydi ...: " Taş gibisin Atam! "

Tören için okula gittiğimizde, ödevin dışarıda etkinlik köşesine asıldığını gördük. Gelenin geçenin önünde durup " ne kadar öz yazmış çocuk..." dediğini duydum.
Gurur, şükür, mutluluk, hüzün, doğru ellere teslim etme vs. onlarca duyguyu birlikte yaşadığım anlardandı. Gözlerim ışıl ışıldı…


Bora; daha o yaşında , Atatürk’ü “insan” olarak anlamaya çalışmış ve onu kafasında böyle analiz ederek lûgatındaki en sağlam kelimeyi bulmuştu. Onu ikon olmaktan çıkarmış ve sağlam kişiliğine, duruşuna, insanlığına böyle bir tanım bulmuştu. Az ve öz yazmıştı, yeterliydi Onun için.

Atamızın öğütleri, sözleri, duruşu, paylaşımları, ilkeleri, fikirleri hep ışık bize. Çok özlüyoruz ve her gün anıyoruz. Ama sadece anmak yetmiyor canlar; yaşatmamız ve bütün bu değerlerimize sahip çıkmamız lazım.

Bora’nın deyimiyle; Taş gibi olmamız lazım!.. Ancak o zaman yıkılmayız….

Saygıyla…
 

20.10.15

ÇÜNKÜ İNSAN "BAZEN" DİR ZATEN...



Aşağıdaki yazı ; Sevgili Ali Murat İrat'ın 18 Ekim 2015 tarihinde Dünyalılar sayfasında "Arka Bahçemiz" için paylaştığı yazıdır.

Dağıldığım, toparlayamadığım, hatta okuduktan sonra toparlanmak istemediğim paylaşımlar okuyorum. Bu da onlardan biri ..Kaç kere okudum; kaç kere ağlayarak okudum, kaç kere sindirerek, kaç kere sindiremeyerek bir yerlere sığamayarak okudum bilmiyorum.

Ve bazen ölüyor insan işte. Yaşarken çok kere öldüm ben de. Siz de onlardansanız bu yazıda çok şey bulursunuz. Yok değilseniz; yazının devamını okumayın kapatın gidin sayfamı, bir daha da tıklamayın.

Bir çoğunuz "Yahu kimdi ki bu Suphi Nejat ile Mehmet Pişkin" diyeceksiniz, farkındayım. Ülkemiz ölü çetelesinin tutulacağı bir kıvama geldiği için; çoğu isim, duyduğumuzun bir sene sonrasında bile hafızamızda yer işgal etmiyor.
Acı... çok acı var.
Suphi Nejat Ağıstanlı Boğaziçi Üniversitesinde Sosyoloji Bölümü Yüksek Lisans öğrencisiydi. Devrimciydi, IŞİD'e karşı savaşmak için gittiği Kobani'de 30 yaşında öldü. Araştırmak isterseniz internet parmaklarınızın ucunda. Suphi Nejat'ın annesine yazdığı mektup var ki, onu mutlaka okuyun. Linkini  (buraya) bırakıyorum. 
Mehmet Pişkin ise öldüğünde 35 yaşındaydı, ODTÜ Mezunuydu ; yaşam motivasyonumu kaybettim dedi, arkasında bir intihar videosu bırakarak seçimini özgür iradesi ile yaptı ve öldü. Videosunu paylaşmıyorum. O zamanlar Türk Psikologlar Derneği, toplum ruh sağlığı açısından kamuoyuna sorumluluk uyarısı yapmıştı. Ben de duyarlılık gösteriyorum, isteyen zaten bulup seyreder. 

Bunların ikisi ne alaka da aynı paragrafta buluşmuş diyenlere sözüm yok. Var da yok! Yazının arkasındaki derinleri görenler onu mutlaka bulacaklar zaten. Benim yolum o derini görebilenlerle devam ediyor.

Ölümü seçmek ile öldürülmek farklı şeyler. Bu dünyayı beş para etmez kılmak da, yaşanılır kılmak da üstünde yaşayan biz insanlara bağlı. Ne olurdu biraz daha sevgi dolu olsaydık, saygı duysaydık, paylaşarak yaşasaydık, sınırlar çizmeseydik, savaşmasaydık sevişseydik... ne olurdu insanca yaşayıp insanca ölebilseydik...

****


Bazen ağlar insan. Gözyaşlarının en acı vereni, yalnızken dökülenidir. Ben, çok uzaktaki bir bankın köşesinde, kimseye belli etmemeye çalışarak ağlayan bir baba gördüğümde anlamıştım bunu. Acıları belki diner diye hiç tanımadığım insanlara dokunduğumda sevme denilen şeyin varlığını bildim. İşte o zaman yanındakini değil, uzağındakini sevmenin maharet olduğunu anladım. Ama ben de herkes gibi bazen sevdim. Bazen ağladım, bazen dokundum ağlayan bir yüze.

Evet, bazen seviyordu insan. Bir kadının en zayıf yeriydi sevmeleri. Bir erkeğinse en karmaşık yanı. Çoğu erkek için sevmek sıradan bir eğlenceydi biraz, oysa çoğu kadın sevmelerinden son veriyordu hayatına. Sevmek uzun bir maceraydı kadının belleğinde, oysa o bir an’a sıkışıyordu erkeğin ellerinde. Ben en çok ağlayan kadınların sevmelerini sevdim, o da bazen. Ve öldüğümde defalarca bir kadının gözyaşlarıyla yıkandım. Gözyaşlarıyla yıkanır insan öldüğünde.

Ve bazen ölür insan. Yaşarken çok kere, hayatın sonunda bir kere ölür. Çoğu ölüm uzun bir hikâyedir aslında, çoğu yaşamsa bir anlık maceradır kimileri için hepsi bu. Ölmek de bir terk etme biçimidir. Ve terk etmek ise bir sevme biçimi, söylemiştim bunu. Bu nedenle ölür ve terk eder insan. Sevişir gibi öldüğü de olacaktır, sessizce çekip gittiği de. Sessizliğini başkasına, sevişmesini kendisine borçludur insan. O nedenle başkasını terk ederken susacak, kendini terk ederken sevişecektir çoğu zaman. O nedenle Mehmet Pişkin sessizce çekip gitmiş, Suphi Nejat Ağırnaslı sevişerek terk etmiştir dünyayı.

Çünkü bazen sevişir insan. Her sevişmek bir başka yolculuğa açılır neden sonra. Ve sonu gelmez bir kısırdöngünün içinde sevişir, sever, ağlar ve ölür insan. Bu nedenle delirir bazen.
Evet bazen delirir insan. Kimi zaman kendine doğrulttuğu bir silahtır aklı, kimi zaman ölmeye duyulan ihtiyaçtır. Kimi zaman bir tercihtir delilik ve kimi zamansa bir mecburiyet. Bir tavır ve politik bir duruş bazen. Ama yine de yalnızlığı makbuldür deliliğin. Çünkü hiçbir deli bir toplum tarafından bugüne kadar zapt edilememiştir. Eğer deliliği de elinden alınırsa, insan kendini yok edecektir.

Ve bazen intihar eder insan. Sevişmekten ya da sevişememekten değil, sevişmelere anlam verememekten intihar eder. Delirmenin değil akıllanmanın en uç halidir o. Yalnızken bile ağlayamamanın yıkıcılığıdır. Ve terk etmek değildir asla… O, yaşam denilen bu karmaşanın akılda çözülmesidir en kötü haliyle bile. Kısacası her intihar bir sevme hikâyesidir biraz da.
İntihar bir meslek olmalıdır diyordu Rigaut. Bütün gözyaşlarına dünyanın, intihar eylemleri düşüyorum birer birer. Çünkü ben bir babanın yalnızken ağladığını gördüğümde anladım bu dünyanın o gözyaşlarından sonra beş para etmeyeceğini.

Bazen ağlıyoruz, bazen seviyoruz ve bazen ölüyoruz durduk yere. Delirdiğimiz ve intihar ettiğimiz de oluyor hiç kuşkusuz. Ve olacak da bu dünya durdukça yerinde. Bazen oluyor öyle işte. Bazen sessizce, bazen deli gibi sevişerek.

Çünkü insan bazendir zaten.

Ali Murat İrat

Dünyalılar

9.9.15

" NEDEN? " DİYE ÖNCE KENDİMİZE SORALIM



 
 
Devlet, devlet diyorsunuz bana...
 
Büyüme ve gelişme evremde devlet mantığı böyle gelişmedi benim bünyemde.
Ömrümün sonuna kadar da kabul etmeyeceğim aksini.
 
Halklarını sevmeyen, emekçilerini sevmeyen, sularını, ormanlarını, hayvanlarını sevmeyen bu "yapı" ya devlet mi diyorsunuz siz şimdi !
 
Biz halklar, biz çoğulluklar öyle güzeliz ki; düşmanı halklarda değil, inandığınız, hatta kutsadığınız rezil rüsvalıklarda arayın siz.
 
İnandığınız, kutsadığınız ne varsa, bizi bölen de o, sersefil eden de o, öldüren de…
 
Hırsızlığı öyle olağan hale getirdiler ki; adaletin tecelli etmediği bu ülkede, hiç emek vermeden hazıra konmak veya başkalarının emeklerinin, mal varlığının üzerine oturmak meşru bir hareket olarak algılanır oldu.
 
Devletin nerede olduğunu şimdi arayın da bulun bakalım !
 
Sonra aynaya bakın; oturun düşünün, tekrar tekrar beyninizi patlatırcasına düşünün... Konuşmayın, susun ve sindirin olanları bünyenize. Çayınızı karıştırırken de, bir yudum alırken de düşünün. Her basit eyleminizde , aynı şeyleri yapmaya hakkı olan insanları gözünüzün önüne getirerek düşünün. Dürüst olun. Sonra tekrar sorun : Neden?..
 
Tüm bunları yazabildiğim için de nefret edip ötekileştirebilirsiniz beni. Çeşitliliği seven, deli olma potansiyeli yüksek bir kadın olduğum için silebilirsiniz hayatınızdan. 
Bize bizi yansıttığım için, kendimde olanı herkesten saklamadığım için düşünce suçlusu da olabilirim rahatlıkla. Sınırların, dinlerin, ırkların, paranın insanları birbirinden uzaklaştırdığına inandığım için; insanları sevgisizliğe ve tek tip yaratıma ittiğini düşündüğüm için benden nefret de edebilirsiniz.  
 
Benim kendime "Neden?" diye sorduğumda bulduğum cevabım bu düşünce yapısına ve huzuruna ulaşmamı sağladı.
 
Ve bu özgürlük inanın her saltanata ve konuma değer...
 
 

 

4.8.15

SENSİZ BİR YIL DAHA...

 


Çok kızıyorum bazen sana böyle erkenden gittiğin için...
İnsan 62 yaşında ölmez ki! Anneanne dediğin 80'lerine kadar yaşar. Kilo alıp ton tonlaşır, huysuzlaşır, saçları beyazlaşır, hastalanır yürüyemez, bacakları ağrır, işlerini çocukları/yakınları filan yapar, bakımsızlaşır az biraz...
Ya sen;  zayıfcacık kadındın, huysuz değildin, saçların kestane rengiydi ve hiç dökülmemişti, yürümek bir yana hâlâ koşturuyordun, bacaklarında ağrıların vardı ama krem sürünce geçerdi, evde olsun dışarıda olsun her işini kendin yapıyordun ve ellerin hâlâ ojeliydi... Çoğu kişi annem değil ablam sanıyordu seni.
Gittin küt diye öldün, saçma sapan bir hastalığa tutuldun. İnsan gider alınabilir bir organın kanser türüne yakalanır, sen gittin pankreas kanseri oldun; üstelik tüm damarlarınla tutundun... Ne vardı annem o kadar tutunmasaydın, biz seni ameliyat ettirseydik ve iki-üç sene zor geçseydi de, biz şimdi bugün 70.yaşını benim yaptığım bir pastanın mumlarını üfleyerek kutlasaydık...
Bora seni fotoğraflardan bilmeseydi, ben değil de sen anlatsaydın Ona kendini... Hadi sen anneanneyi bırak anneni bile göremedin, ben anneanne görmedim de, Bora anneannesini görseydi be annem. Şimdi bana nasıl bir yük yükledin sen biliyor musun; Bora'nın evladı büyükanne görsün diye kendime hep iyi bakmak zorundayım. Attın bu yükü üstüme ama bakalım yukarıdaki aynı fikirde olacak mı? Deneyimleyeceğiz...

Ablamın sorumluluk daha zor. Kadının çocuğu yok, bana yaptığı ablalığın yanı sıra bir çok yerde annem olmakla yükümlü oldu birden bire. O daha zor be annem, kadıncağıza eziyetlerin en büyüğünü yaptık.

Sana en son buradan üç sene önce bir anneler gününde yazmışım. ( Özgün Olmamdaki Şükredişimsin... 13.05.2012)

Tekrar tekrar okudum; hâlâ bir çocuğun acılarını en çabuk geçiren yegâne güçlü şeyin bir annenin dudaklarından gelen şefkatli bir öpücükte gizli olduğuna inanıyorum. Buna özlemim her yaşımda daha çok artıyor.  Dinginliğini, dengeni, gücünü çok özlüyorum...

Oruç Auroba demiş,
Özlem, gidip görmek istemen,
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen.... diye,

Göremeyeceğini bile bile seni özlemenin ağırlığı beni acayip olgunlaştırdı. Giderek huyum suyum sana benzer oldu. Son bir kaç yıldır memleketteki dostlar, yaş aldıkça tipimin de benzemeye başladığı söyler oldu. Aynaya bakıyorum öyle mi karar veremiyorum. Ama eğer öyleyse sanırım en büyük onurum bu olur annem.


Kelimeler kilit gene... sustuğum en güzel şiirim sanırım sensin. Söylemiyorum onu kimselere, geldiğimde dizlerine uzanacak ve sen saçlarımı o naif parmaklarınla okşarken kendim fısıldayacağım sana...
Ama daha var, 40 sene filan bekleyeceksin. Daha babaanne görecek benim torunlar, anlatacak çok şey olacak onlara çünkü. Lakin öncesinde gelin seçme aşamasında o süzgeç deliklerimi nasıl geniş tutacağım bilmiyorum. İdare edeceğim artık, senin de vaktiyle beni idare ettiğin gibi...





 

28.7.15

BENİM SANA SÖZÜM VAR....



Çok istedim seni...
Belki de o yaşıma kadar her şeyden daha fazla istemiştim aramıza gelmeni...
Uykum gelsin diye hiç kuzu saymadım ama, kuzum gelecek diye çok gün saydım; beklemenin olgunluğunu, sabrın selametle sonuçlanacağını ilk senle öğrendim...

Geldin sonra, 15 yıl önce bu tarihte. İsmini düşünürken ne kadar da zorlanmıştık, karakterinle uyumunu anlamamız çok kısa sürdü; Umut oldun, hayat oldun bize.

Hep ilkleri yaşadık seninle; ilk sevinçler, ilk heyecanlar, ilk endişeler, ilk hüzünler...ilklerin sorumluluğu sen de yük oldu kimi zaman, ağırlığıyla çabuk olgunlaştın; hâlâ ağır olduğu zamanlar var, farkındayım. Fakat yerin, aynı oranla ve özeniyle tepelerde kalıyor bilesin ;) Hayatında tanıdığın herkese, anlatın bize Umut'u diye sorsak, eminim ki hepsi lügâtlarındaki en güzel sözcükleri seçerler senin için.

Çok uzun yıllar var önünde, ne çok şey deneyimleyeceksin. Zahmetli olabilecek. Çekinecek, korkacaksın bazen, panikleyeceksin...
İnsan dediğin bilinmeyenden korkar oğlum; geceden korkar, sokaklar boşsa korkar, yalnızlıktan korkar, kötülükten korkar...
Sen korkma Umut'um. 
Düşebilirsin, nasılsa kalkacaksın, biz hep yanında gizli destekçin olacağız; seyret bak, o vakit nasıl da yokuş aşağı edeceksin zorlukları. Kalbinin yıkıntılarını her zaman birlikte temizleyeceğiz, ne zaman istersen elini tutacağız. Şaşıracaksın,  hayret edeceksin nasıl da kotardın diye. Sen hayret edeceksin ama biz senden hep emin olacağız. Çünkü sen, çok küçük yaşta öğrendin kocaman hüzünlerle savaşmayı, güzel yüreğinle şerri hayra çevirmeyi hep bildin. Benim beceremediğim zamanlarda da benim yüreğimle "bir" olup el verdin bana, ayağa kaldırdın hep. Ne çok şey atlattın, ne çok omuza omuz oldun sen.  

Sen yine de bunca keşmekeş içinde, kendi kendinin hatırını sormayı ihmal etme; ruhunu hep huzur içinde dingin tutmaya çalış ama yaşını yaşamayı da sakın ihmal etme. Unutma gökyüzü bazen bulutlarla kararmış olsa bile, güneş aslında hep aynı yerindedir.  Önce kendini sev, varlığının kıymetini bil, iç huzurunu hep dengede tut, insanlarla hep barış içinde ol; bak gör o vakit dünyan hep güzel olacak...


Boğazımdaki düğüme, burnumdaki sızıya hep minnettar kalıyorum; çünkü bana annen olma lütfunu yaşatıyorsun. İyi ki doğdun, iyi ki beni "annen" yaptın, iyi ki "oğlum" oldun....

Benim sana sözüm var biliyorsun : Mutlu günler göreceğiz daha, emin ol buna...






23.7.15

Hiç Kimsenin Çocuğu....


 
Kendinize olan inancınızı ve umutlarınızı yitirmemeniz dileğiyle, gerçek bir hayat hikayesini paylaşıyorum sizinle.

Bu yaşıma kadar şunu öğrendim ki; siz ne anlatmak isterseniz anlatın, karşınızdakinin algısıyla değişiyor anlatmak istedikleriniz. Bu hikayeyi ister kendinize yontun, ister ülkemize yontun. Bence kendimizden başlamakta fayda var, eğer gönülden isterseniz sonrası zaten gelir. Zira, bazı şeyleri affetmezsek, gelişip değişemeyeceğiz.
Zor olduğunu biliyorum; biliyorum çünkü bizzat kendi hayatım bu tip örneklerle dolu; affetmeseydim ve affedilmeseydim devam edemezdim....

***

Nobody's Child - Hiç Kimsenin Çocuğunun Hikayesi

Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemden geçer.

 Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.
 

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.
 

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.
 

Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's Child). Bir çok ödüle layik görülür.
 

Elli sekiz yaşındayken, "vay be!" dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır.
 

Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: "Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim." 
Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: "En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile..." 

***

Marie, 6 Ağustos 1999 yılında Massachusetts'de vefat etmiştir ve bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerden biridir. Mülkiyet anlayışı kişide kişiye göre değişir. Bunu iyi yorumlamanızı arzu ederim. Hayat seçimimizde ilerlerken, seçtiğimiz "amaç" , şekillenmemize en büyük katkıyı sağlıyor bence.

Anlamsızlık Çağına girdik deniyor ya şimdilerde; o anlamsızlığa katkıda bulunmamak için bunu daha dikkatli düşünsek iyi olacak....





22.7.15

ARTIK BÜYÜK RESMİ GÖRÜN !



Çoğu zaman yapılan yorumları hayretle, kimi zaman şok geçirerek takip etsem de sakin kalacağım! Sakinliğimi korumaya "insanlık" adına söz verdim. Ayrıştırmadığımız, birleştirdiğimiz bir hayatı seçmeyi tercih ediyorum. Çünkü hassasiyetlerim olduğu kadar, ülkemi ve yaşamı paylaştığım insanların da hassasiyetlerinin olduğunun farkındayım. 

Herkesin evladının eşit kıymete sahip olmadığı bu ülkede, çocuklarıma bakarken yaşadığım; sevinmek ve üzülmek arasındaki gel-gitli duygumu hiçbir zaman ifade edemiyorum, kelimelerim buna yetmiyor. Gözyaşı eşiğimi aştığım durumlar var mesela, göz pınarlarım kuruyor, içime içime akıyor yaşlar artık.

Baba tarafım Boşnak , anne tarafım Selanik göçmeni. 17 sene batıda Bilecik ilinin Bozüyük ilçesinde, 7 sene güneyde Antalya'da, 16 sene iç Anadolu'da Ankara'da yaşadım, 15 sene doğuda Erzurum iline gelin oldum. Her dile bir renk diye baktım, dünya vatandaşlarını ülkemdeki mozaikle buluşturmak için eğitim aldım, yıllarca turizm sektöründe  hizmet ettim; 20 sene ülkemizin hemen her bölgesine, Hıristiyan, Yahudi, Budist yabancı turist getirdim; bir anne olarak çocuklarım dünya insanı olsun, başka diller de öğrensin diye çabalıyorum... Evlatlarımın yarı yabancı bir kardeşleri var ve birbirleriyle olan sevgi paylaşımlarını asla ayırmadıklarını görerek her gün şükrediyorum. Kur'an Kerim'i çocukken Arapça olarak okudum, büyüyünce dilimde okumam gerektiğini kavradım. Türkçe okudum, yorumladım. Her akşam yaradanıma, önce çocukken ezberlediğim cinsten dua ediyorum sonra da O'nunla anladığım dilden Türkçe olarak konuşuyorum. Tüm dinleri islâmiyete olan merakımla aynı yakınlıkta araştırdım. Aynı çatı altında yaşarken, ailemden farklı partiye rey verdiğim seçimler geçirdim. 

Nereliyim ben şimdi? Ne yana yakınım, ne tarafa uzağım? Hepsine yakın olamam mı? İlla bir tarafı seçmem mi gerekiyor? Bir yana az yakınsam diğer yana düşman mı olmam lazım? Her yerden bir anı var bünyemde, herkesten bir şeyler aldım. Hepsini severek isteyerek kabul ettim, yaşadım. Böyle böyle "Özgün" oldum ben. Hepsiyle uyum içinde olmam beni karaktersiz mi yapıyor? Bunun matematiğini kim, nasıl belirliyor?

Dili, dini, ırkı, rengi, lehçesi, mezhebi, cinsiyeti, ideolojisi, eğitimi, fikri, ahlâkı, ekonomisi, mesleği, kaderi, düzeni, disiplini  vs. birbirinden kimi zaman ciddi tezatlıklar içeren bir çevrem var ve bu çeşitliliğime binlerce kere şükrettiğim bir inanç anlayışım...

Bu ülke topraklarında "kardeşçe" , "paylaşarak" yaşamanın mümkünlüğüne inananlardanım. Ne söylediğini anlamadan Kürtçe bir türkü dinlerken ağlayabiliyorum. Laz ezgilerinde coşabiliyorum. Alevi dostumla saatlerce oturup gönüldaş olabiliyorum. Çerkez arkadaşlarımın bazı felsefelerine hayranım. Gayrimüslim diye arkadaşlarımla aynı masayı paylaşmaktan gocunmuyorum.

Ben ülkemde;
Sıcak bir yuva, bir kap yemek, iki mutlu çocuk yetiştirmek için günde 15 saat çalışan işçi bir babanın hayat çırpınışlarının anlaşılmasını, hor görülmemesini istiyorum.
Evlat acısı çeken bir annenin yüreğinin anlaşılabilmesini istiyorum.
Neden Nazım okuduğumuzun, neden türkülerde ağladığımızın , neden klasik eserler dinlediğimizin, neden renkleri sevdiğimizin anlaşılmasını istiyorum.
Sınıfların ve sınırların uğruna ölecek&öldürecek insanların olmasını istemiyorum.
Zorbalık ve diktatörlük olmasın istiyorum.
Kimse kimseye istemediği, mutlu olmayacağı bir hayatı dayatmalarla, zorlamalarla yaşatsın istemiyorum.
Ötekileştirilmek istemiyorum.
Kadınlığımı başkalarının yakıştırmalarıyla değil, öz benliğimle, karakterimle bir bütün olarak yaşamak istiyorum.

Barış istiyorum ben, kavga istemiyorum.
Ülkede yaşanan acıyı paylaşanların sayısının, savaş isteyenlerden daha fazla olduğuna inanıyorum. Anadolu topraklarında yaşayanların maneviyatının, maddi çıkarların üstünde kalacağına duyduğum umudu kaybetmek istemiyorum. Batı, Doğu, Kuzey, Güney diye bölünmek istemiyorum. Sınırlar için masum insanları öldürmenin utancını hangi bayrak, hangi toprak parçası kapatabilir?
  
Saf mıyım ben şimdi?  Komik mi bu yazdıklarım? Mümkün değil mi bu şekilde yaşamak. Aslında içinizden biriyim sadece. Lütfen dönün bakın; önce kendinize sonra yakın çevrenize... Bir parça toprak, biraz daha uzun çizilecek sınırlar için bu renkleri elimizden zorla, savaşarak aldıklarında ne kalacak geriye?
Lütfen artık büyük resmi görün !





25.6.15

BABAM İÇİN...


 
Gördüğüm en değişik renkti babamın gözleri…

Ne yeşil, ne mavi; elâ desen değil, çakır desen hiç değil ; koyu renk giysilerle koyu yeşile çalıp, denize bakarken masmavi olan tanımlayamadığım renkte gözler... Denizci olmak istemiş, olamamış ; hayat Ona karasal iklimde, adı bile öyle başlayan boz bir şehirde yaşama şansı tanımıştı. Bazen söylenirdi dedeme ; Karamürsel’den Bozüyük’e göçtüğü için. Bozüyük’ü memleketi olarak benimsemediğinden değil, “deniz” sevdiğinden… Yıllar yıllar sonra ben üniversiteyi Antalya’da kazanınca, babam benden daha çok sevinmişti. Kariyerim şekillenecek diye değil, deniz kenarında olacağım için J Ve o tutkusu nasıl öne geçtiyse artık, beni bahane ederek ve eldeki tüm şartları zorlayarak oradan bir ev almışlardı. Yarı Bozüyük yarı Antalya öyle yaşadılar yıllarca… O zamanlar, delikanlı gençliğim , uçası birey benliğim, “tek başımayım artık heyhat!” diye sevinirken yanıma gelmelerine önceleri şok olsam da, şimdi iyi ki de gelmişler diyorum.

Mesleğinde on numara adamdı benim babam!

Aksini bana ispat edenin alnını karışlarım deme güvenini, bu dakika bile kendimde hissettiğim mükemmel bir muhasebeciydi. Hiç çok paramız olmadı bizim. Çünkü hakkı dışında hiç fazla para almadı, tabir-i caizse hiç avanta yemedi babam. Aldığının çoğu vergiye-algıya giderdi. Bozüyük’ün emin olun en iyi eğitmen muhasebecisiydi. Bozüyük’teki bir çok genç muhasebeci Onun bürosunda çalışmış, onlarcası da kükreyerek tabir edebileceğim bağırmalarla kovulmuştur! Vallahi kaç adam geldi geçti o “yazıhaneden” ( babam öyle derdi ) inanın bilmiyorum. Mesleki hatayı ve haksızlığı kabul etmezdi. Niye o kadar çok bağırırdı onu da bilmiyorum. Fakat tahminim var: “görev adamı” sevmezdi babam. Araştırmayan, gözlemlemeyen eleman sevmezdi ,” benim her dosyam açık ve net, örneklere bakın, bulun” derdi. Hak yedirmezdi, buna asla göz yummazdı,  işçi hakkını, emeği savunurdu. Bunların en yakın şahidiyim. Ortaokul ve lisede yaz tatillerinde çalışırdım babamın yanında. Kızıyım diye hiç kayırmadı, hatta kızgınlıkları için akan gözümün yaşına dahi bakmadı. İşimde prensiplerimin tohumlarını o gözyaşlarımla ektiğimi o günlerde bilmiyordum ama,  düzenimi ve planımı Ondan aldığımı artık bu yaşımda biliyorum. Vefatından sonra bile, memlekete gidişlerimde kaç kişi önümü kesip, “Ben Hayrettin Abi sayesinde emekli oldum”, “Ben Onun sayesinde ekmek yiyorum”, “Mesleğimi bana O öğretti” “Çok bağırırdı ama olsun, iyi adamdı” diyen nice insan oluyor. Dua almak en güzel şey. Ektiği ne çok tohum yeşerdi o şehirde.

Becerikli adamdı benim babam!

Şimdilerde tornavida bile tutamayan adamlara, itiraf edeyim biraz küçümseyici ve çokça da hayret edici gözlerle bakmama neden olan insandır. Bizim evimize hiç usta girmezdi ki! Çünkü bizim ev zaten elektrik, su tesisatı, marangoz, boya vs. atölyelerinde bulunan her türlü malzeme ve aletle doluydu, inanılmaz düzenliydi ve onların hemen hepsini kullanan babam istese tek başına bir ev bile yapabilirdi. Aslında yapmıştı da. Özgür ruhuna uygun, müstakil bir bahçeli ev yaptırmışlardı ben ilkokul beşteyken. Biz de çok çalıştık o inşaatta. Okul çıkışlarında, hafta sonları çok gittik. Bozüyük’te şahane yapılar var şimdi, fakat o senelerde yoktu. Kolay değildi o zamanlar bu yapı işleri. Para kısıtlıydı, az malzeme ve imkanla estetik bir ev ortaya çıkarmak ufak bir Anadolu kasabasında kolay değildi.  İşinin ehli ustalar yoktu. Biz orayı sattıktan sonra bir evin bakımsızlıktan çöküşünü görmek şu anda bile kalbimi sızlatıyor. “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” sözüne en güzel örnek şu an o bahçeli ev. Ama biz yaşarken güzeldi; annemle yabancı mecmualardan, dekorasyon dergilerinden yaptıracakları dolap vs.örneklerine bakarlar ustalara yazarak-çizerek tarif ederlerdi. Ablamın mesleğinin ilk tohumları o tariflerde atılıyormuş belki de... Ablam mimarlığı kazanınca babamın gözlerindeki ışıldama da artmıştı. Büyük şehirlere gezmeye gidince babam Bauhaus, Koçtaş gibi yapı marketleri dolaşırdıJ Reyonları özenle gezer, “yahu neler çıkmış! ” diye kendinde bulunmayan bir aleti alınca oyuncak almış gibi sevinirdi. “Ahh babacığım şimdi bir İkea var ki sorma, sen göremedin onu, bir giriyorsun beş saat dolaş sıkılmıyorsun….”

Okumayı bana sevdiren insandır benim babam!

Güzel okurdu, nitelikli kitaplar bulurdu, kütüphanemiz her zaman evimizin en güzel yerinde olurdu. En önemlisi de bunları okuyarak bize idol oldu, okumamızı sağladı. Ablamla harçlıklarımızı biriktirip ıvır zıvır, oyuncak, kıyafet almazdık kitap alırdık biz. Bir de sevinirdik ki alınca… Belki bu sebepten ben çok rahat kitap paylaşamam, hep benle olsunlar isterim; benden alınan ve geri verilmeyen kitaplarım için de ciddi olarak üzülürüm. “Senin kitapların hâlâ bizdeler babacığım, harika bir kitaplık yaptık, torunlarına onlardan da çocuklarına yadigar kalacak… Senin kaleminle altını çizdiğin cümleleri iki kere okuyoruz, vardır bir bildiğin diye…”
 
Bakımlı, özenli kadın severdi benim babam!
Annem temiz, tertipli, bakımlı kadındı. Onun bu duruşuna yakışan bir örnekti babam. Şık giyinirdi, uyumluydu. Küçücük yaşımızdan itibaren idol oldular bize. Temiz ve özenli giyinmenin çok paradan geçmediğini öğrenerek büyüdük biz. Cinsiyetimize yakışır şekilde, giyinmemizi isterdi, sınırı aşmadan bulunduğumuz ortamlara uygun çizgide ama hep bir dişi tarafın olması gerektiğini söylerdi. Kadın, kadın gibi giyinmeli derdi.Önemli günleri hiç unutmazdı, anneme ve bize minik hediyelerini hiç eksik etmezdi. Bunu yapmak şimdilerde örnek bir davranış değil belki ama o yıllarda, küçük bir Anadolu şehrinde isim bir adamsanız , o otoriter duruşunuzu toplumca al aşağı edecek davranışlardı. Bıçak sırtı durumlardı. Babam o lafları takmaz, bilakis koluna karısını takıp akşam yemeğine çıkarmaktan keyif alırdı. İlk şarabımı, ilk rakımı babamla içmiş olmanın mutluluğunu hep taşıdım. Bize bunları baba ocağında öğretmesi sonraki yıllarda cebime hep kar kaldı. Delikanlı yaşlarımda tatminsiz bir aşırılığa kaçmamı hep engelledi.

Benim babam, aynı zamanda isim babam!

Annem, ismi Bükem olan ablama uysun diye adımın, kız olursam Didem erkek olursam Görkem olmasını istemiş. Babam her iki cins için de “Özgün” olsun demiş. Ama itiraf da ederdi, erkek olayım istemişJ Hatta anlatırdı gülerdik. Hastaneye gittiklerinde, müjde anında hemşireye verilmek üzere bahşiş hazırlamış. Kız derse sol cebine on lira, oğlan derse sağ cebine elli lira. Kadın müjdeyi verdiğinde ikisini birden verivermiş. Ben, on beş gün erken ama on bir aylık kadar tombik doğmuşum. O tombiklik yakışmış herhalde ki; aman kız olsun ne olacak, hop hop ederken beni heyecandan iki cebi de boşaltmışJ Belki bu erkek çocuk özlemini hissettiğimden anne olup daha hanım hanımcık bir şey olmaya karar verene kadar fiziksel güç ve beceri gerektiren her türlü aktiviteyi becermeye mecbur hissettim kendimi. Zaman zaman, huyumu suyumu, kaşımı gözümü beğenmesem homurdansam da ismimi hep çok sevdim. Bu mutluluk için sana kocaman bir teşekkür borçluyum babacığım.

Dün gece, adınıza paylaşalım diye irmik helvası yaptık babacığım…  

23 Haziran annem, 25 Haziran sen olunca, iki günde bir helvayı acımıza bahane yapmayalım diye, 24 Haziranı ortak helva günü yapıyoruz biz babacığım… Zor biliyor musun… İnsan ne hissetmesi gerektiğini bile bilemiyor o helvayı kavururken. Senin pazar günleri küçük tüpün üzerinde en kısık ateşte 40 dakika helvayı kavururken “bunu hızlı kavurmayacaksın, hızlı olursa bir halta benzemez bu meret…” diye nasihat edişin geliyor aklımıza gülüşüyoruz ; sonra adet öyle diye üç kulhuvallah bir elham okuyup “aaaa tam da ezan okunuyor, tam helvaya denk geldi bak kısmet!” deyip ağlaşıyoruz… Sonra, “şekeri fazla mı oldu, ya fıstık az oldu ama çok pahalandı yahu bu fıstık” falan filan laf karıştırıp hislerimizin üzerine bir güzel sünger çekiyoruz ablamla…Çünkü "öksüz ve yetim" diye adlandırılan bizlerin, asıl hislerini tarif edecek bir kelime yok!

Şimdi anneme seslen lütfen; “Güüüül, bak Özgün bir şey diyecekmiş” de… Annem bir koşu gelsin yanına. Belki de oralarda uçuluyordur bilmiyorum, öyle ise uçsun gelsin… Ne bileyim, yan yana durun neticede işte…

O günü hiç unutmuyorum babacığım, 11 Eylül 2006. Bozüyük Devlet Hastanesi. Beynin sana kızmış ve isyan etmişti, hiç yakıştıramadım o hastalığı ben sana zaten. Ama beynin de haklıydı, çok yordun sen onu, neticede ömürlü bir organ. Sana sinyal vermişti az yavaşla diye, sen dinlememiştin. Doktorlar üç gün konuşmayacak, hareket ettirilmeyecek dediler. Sen dinlemedin konuştun, belki de tek cümle hakkını bir soruyla değerlendirdin. O tarifsiz renkli gözlerinle derinden bakıp, ablamla bana “artık birliktesiniz değil mi?”....

Birlikteyiz babacığım, sana söz verdiğimiz gibi. Huylarımızın çeşitliliği içinde uyumla yaşıyoruz. Torunlar büyüyor. Umut süper iyi bir genç oldu, şimdiki ergenlerde az rastlanır nitelikte iyi bir yüreğe sahip. Çok büyüdü, uzun boylu, yakışıklı olacak belli ki. Güzel okuyor, bölümü zor ama gayretli çocuk. Erdemli, harika meziyetleri var. Bora az biraz fırlama. Sizi bizim anlattıklarımız sayesinde gayet iyi tanıyor. Doğallığı umarım hiç bozulmaz. Hareketli bir çocuk. Okulu iyi, başarılı. Futbol oynuyor. Beşiktaşlı olmaya devam ediyoruz J  Çocukların ikisi de konuşkan, çok seviniyorum bu yüzden. Onları üzüyorum bazen ama o kocaman yürekleri ile her seferinde bana ve ruhuma sahip çıkıyorlar. İnsanın olgunluğa ermesinin minik evlatlarının elinde olması ne garip bir ironi. İkisinde de , ikinizden huylar var. Benden de onlara geçen huylar var mutlaka. Yaşasın genetik miras!

Benim servetim yanında huzur bulduklarımda saklı ve yegane servetim de onlar babacığım. Onlara bırakacağım tek servet ise sadece "sevgim" olacak…
Ve nihayet, küçük kızın olarak kırk yaşımda öğrendim ki, aslında hayatın bütün derdi değerlerimizi kendimize fark ettirmek!
Anneme iyi bak güzel gözlü ve öz sözlü babam...

 

23.6.15

8 YIL GEÇTİ...


8 sene önce, sıcak bir Ankara akşamı… Hacettepe Hastanesi’nin soğuk koridorlarında bir gece… 22 Haziran’ı 23 Haziran’a yeni bağlamışız… Gece yarısını çoktan geçmiş saatler.

Hislerimiz alınmışçasına durgun bir gece, sanki nefes sesimiz bile bize saygılı, öyle sessiz öyle sinir bozucu...

Fakat, bozdu doktorlar o sessizliğimizi . Söyleyiverdiler birden :

“2,5 saat uğraştık ama geri getiremedik annenizi, başınız sağ olsun !”

“Nasıl yani!” diyemedik. “Olmaz öyle şey!” bile diyemedik…

 

Bekliyorduk çünkü. “Ölümü beklemek” diye bir şey olduğunu kavradığımız acı bir süreci deneyimliyorduk ablamla.

Söylemişlerdi, “6 ila 8 ay ömrü var annenizin” diye. Böyle bir şey yüzünüze söylendiğinde, doktorlar nasıl Yaradan gibi konuşur diye kızıyorsunuz; okumuş etmiş insanlar olarak her şeyi mantık tezgahına oturtuyorsunuz da, sevdiğiniz birine ömür biçtiklerinde, tüm mantığınız yerle bir oluyor. Duygular ömür biçmez insan ruhuna… İçinizde hep gizli bir isyan oluyor, sürekli kendinize “atlatacağız!” diyorsunuz. Fakat biz atlatamadık…

 

“Daha babam iyileşecek, çıkacağız bu hastaneden hep birlikte…” derken, çıkamadık biz “bütün” olarak o hastaneden. Babam da hastaydı. Aynı hastanede üç haftadır tedavi görüyordu, annemin son haftalarından habersizdi, söylemiyorduk durumun ciddiyetini. “Ölecekmiş baba” diyemezken, şimdi “Öldü baba” nasıl diyecektik ?!!

 

Diyemedik de zaten, bilmedi annemin öldüğünü güzel babam…. Ama sanırım hissetti, kelimelere dökemesek de gözlerimizden okudu annemin melek olmayı seçtiğini… Peki ne yaptı ?

Annemsiz ne yapılır, nasıl yaşanır bilemeyen babam, yaşamın tepesinden bir anda bıraktı kendini, ölümü seçerek Ona tekrar kavuşmayı seçti ve annemden bir buçuk gün sonra, 25 Haziran’da öldü .

Velhasıl, çıkarız biz bu hastaneden derken; morgtan iki ruhsuz beden teslim alıp, “yarım” olarak çıktık oradan…

8 senedir içimdeki duyguya hiçbir isim, hiçbir tarif bulamadım. Hep konuşurum içimle, hep yazarım ama hiç yeri dolmaz bu duygunun…

Aklım başıma gelip, evlatlık etmeyi öğrendiğim veya becerebildiğim yıllarda, belki de daha doğru deyimiyle “anne” olduktan sonra, onları hep daha iyi anladım. Bu döngü hep öyle değil midir ya? Evlat sahibi olmak ne büyük bir “öğreti” dir.

Canım annem… Kesinlikle bir “denge” insanıydı. Bir insan, bünyesinde her şeyden biraz biraz bulundurabilir mi? İşte anneciğim öyle bir kadındı…

Hayatımda gördüğüm en zarif insandı, bir o kadar da otoriterdi. Bir yanı hep hüzünlüydü  ama neşelenmenin de hakkını verirdi. Özenle yaptığı bakımını asla ihmal etmez ama yeri geldiğinde temizlikçi bacılara taş çıkarırdı. Topuklu ayakkabının bir ayak bileğine bu denli yakıştığını az gördüm, peki aynı bilekte yün çetikler bir o kadar nasıl zarif duruyordu? Sedefli beyaz ojeli elleri, toprak çapalarken bozulur, çatlar diye niye korkmuyordu annem? Çamaşır makinasından ütülü mü çıkıyordu annemin kıyafetleri? Bir kadın erkeğine nasıl bu kadar özenle ve temiz bakardı? Erkeğine o kadar çok gücenip, nasıl o kadar çok severdi? Bir salon kadını edası bulundurup ve bunun hakkını verip, bazen yer sofrasına da oturup yemek yiyerek her ortama nasıl uyum sağlayabiliyordu? Memlekette bu kadar yozlaşma varken, nasıl bu kadar iyi bir eğitimci olarak kalabiliyordu? Çekirdek aileye kurulan günlük sofralara gösterilen özenin, üçüncü şahıslar için kurulan davet sofralarına gösterilen özenden aslında daha önemli bir şey olduğunu nasıl biliyordu? Az malzemeyle de yapıyor olsa, nasıl her yemeği lezzetli olabiliyordu? Konuşmadan, bana ve ablama nasıl öğretiyordu hayatı? Çeşitlilik içinde “uyumla” yaşamayı nasıl başarıyorduk? Sessizliğin de kimi zaman sesli olmaktan, çok daha yerinde ve kıvamlı bir şey olduğunu nasıl biliyordu annem?

Pekiii ya ben; annemden o kadar çok çekinip, nasıl o kadar çok sevebiliyordum?

Bilmiyorum… O’nun büyüsü ve hayata geliş amacı da buydu belki.

Beni duyuyorsun anneciğim, sana söyleyeceklerim var : Şimdilerde güzel konuşanlar artarken, doğru konuşanlar azalıyor. Ben doğrularımdan vazgeçmeyeceğim. Haa, geçtiğim zamanlarım oldu; ama sen geldin aklıma, toparlandım. Hayat rüzgarları hep esiyor anneciğim; ama rüzgar bana gidilecek bir yolun olduğunu hep hissettiriyor.

Diyorum ki kendime  : Sen boşver istediğini yapmayı, istemediklerini yapmayabiliyor musun ondan haber ver !  

Velhasıl “iyiyim ben anneciğim”….
 

18.9.14

HAZIR YUFKADAN MİDYE BÖREĞİ


Bu paylaşım, tariften ziyade bir börek katlama şekli olacak...

Hazır yufkadan midye ( mekik diye de geçiyor ) böreği yapmak son zamanlarda hanımların favorisi sanırım :) Çünkü instagram paylaşımlarında en çok gördüğüm börek katlama şekli bu .

Alçakgönüllü olamayacağım, ben bunu el açması olarak zaten yapıyorum efenim :D ( isteyeneler -börekler- etiketi altında bulabilirler ) Fakat itiraf etmek gerekir ki, elde açmak epey meşakkatli oluyor.

Dondurucuda el yapması börek bulundurma alışkanlığı bende ezelden beri var. İkram konusunda insanı çok rahatlatır dolapta börek olduğunu bilmek :) 
Bu katlama şekliyle bu denli çok karşılaşınca bu şekilde de saklamak şart oldu diye düşündüm ve sizin için bir çok fotoğraf çektim.

Malzeme listesi vermiyorum. Elinizde kaç yufkanız varsa, evinizde ne iç malzeme bulunuyorsa hepsinden olur. Peynirli iç kullanacaklar için, yanlardan çıkmaması  ve kötü görünmemesi açısından çok erimeyen bir cinsle yapmalarını öneririm. Hazır yufka böreklerinde her zamanki tavsiyemi yinelemek isterim ki, o da illaki mahalle yufkacısından yufka almak. Paket yufkalar sert ve nispeten daha kalın olduğundan istediğiniz lezzeti ve randımanı elde etmeniz mümkün değil. Küçük esnafı destekleyelim ve lütfen yufkalarımızı onlardan alalım :)

HAZIRLANIŞI :

Yufkalarımızı artı şeklinde keserek, 4 eşit parçaya ayırıyoruz. Temiz tezgahımıza, sivri uç altta kalacak şekilde tek kat olarak yayıyoruz.
Üzerine yağ+su+süt karışımı sürüyoruz.
Fotoğrafta görüldüğü gibi, olabildiğince minik kıvrımlar ve katlamalarla alttaki sivri uçtan  başlayarak yukarıya doğru büzmeye başlıyoruz.
Yukarıya tam ortaya gelince yanda kalan kısımları, parmağınızı kaldırmadan ve formu bozmamaya çalışarak alta doğru kaydırıyoruz.

Orta kısma iç malzemeyi yerleştiriyoruz.

İki uçlu kısmı , malzemenin üstüne doğru kapatıyoruz.


Büzülen kısma doğru böreği rulo olarak sarıyoruz, genelde bir veya bir buçuk döndürmede form alıyor.
 
Sonra böreği ters çevirin. Böylelikle, düzgün büzülmüş olan taraf üste gelecektir.
 

Elinizle formunu düzeltebilirsiniz. Üzerine yumurta sarısı sürüp, önceden ısıtılmış fırında pişirebilirsiniz.
 
 
Hemen pişirmeyecekseniz tek kat halinde dizdiğiniz hava almayacak, uygun bir kapta dondurabilirsiniz. Bu teknikte , çözülmesini beklemeden pişirmeniz gerektiğini hatırlatmak isterim.
 
Güzel günlerde, sevdiklerinizle afiyetle paylaşmanız dileğiyle...
 

25.8.14

HAŞHAŞLI TUZLU ÇUBUKLAR

 


Mükemmel bir atıştırmalık tarifim var sizin için.

Reçeteyi instagramda takip ettiğim @mutlu_muna'dan aldım. Ben sadece hamura mahlep ilavesi yaptım. Mahlep, rahiyasından dolayı benim tuzlu kurabiyelerde sıklıkla kullandığım bir baharattır. Sevmeyenler varsa, kullanmanız şart değil ya da evde sırf mahlep yok diye bu tarifi denemekten vazgeçmeyin :)

Haşhaş tohumunu listeden çıkarmamanızı öneririm; çünkü mükemmel bir gevreklik ve çıtırtı sağlıyor. Ben siyah haşhaş tercih etmiyorum ve beyaz, sarı haşhaş kullanıyorum.


Kapaklı bir saklama kabında tazeliğini uzun süre muhafaza eden bu çubuklar; ani gelen misafirler veya atıştırmalık krizine giren ev halkı için elinizin altında bulunacak harika bir çözüm.

Tek tek çubuk yapmaya üşenenler için ise, fotoğraflarda göreceğiniz gibi son derece pratik bir yöntemi de sizinle paylaşıyorum.

@mutlu_muna'nın reçetesini iki ölçü yaptım. Benim çubuklarım piştikten sonra yaklaşık  10 cm.uzunluğunda ve 1,5-2 cm. çapındaydı. Benim ölçüyle yaklaşık 75 tane çubuk çıkıyor. Siz ilk deneme için ölçüleri yarıya indirebilirsiniz.

MALZEME LİSTESİ

* 250 gr. margarin ( tarifte tereyağı yazıyordu, ben 'sana hamurişi' kullandım )
* 1 su bardağı zeytinyağı ( zeytinyağı kesinlikle tavsiye ederim, yoksa mısırözü veya fındık yağı tercih edebilirsiniz ; ayçiçek yağı önermiyorum )
* 1 çay bardağı süt
* 2 çorba kaşığı sirke
* 3 çorba kaşığı haşhaş tohumu
* 3 çorba kaşığı toz şeker
* 2 tatlı kaşığı mahlep ( isterseniz koymayabilirsiniz )
* 2 silme tatlı kaşığı tuz
* Aldığı kadar un
* Üzerine sürmek için 1 adet yumurta sarısı ( akını kullanmayın )
* Üzerine serpmek için susam, çörekotu, haşhaş tohumu
( bu tarif için kabartma tozu kullanmıyoruz )

HAZIRLANIŞI

Oda ısısına getirilen tüm malzemelerinizi hamur yoğurma kabına veya makinasına alın ve kulak memesi yumuşaklığında bir hamur elde edin. Hamuru 10-15 dakika dinlendirin. Şekil verme işlemine geçmeden önce fırınınızı 180 derecede ısıtmaya başlayın.



Temiz ve kuru bir tezgahta, merdane yardımıyla yaklaşık 1 cm. kalınlığında ve kare-dikdörtgen formda hamurunuzu açın. Düzgün bir form için yanlarındaki yamuk kısımları kesin. Keskin bir bıçak yardımıyla 1 parmak genişliğinde paralel şeritler şeklinde kesin.

Eşit ölçüde yatay olarak da kesin.

Sonra dört parmağınız yardımıyla tezgah üstünde üç-beş kez döndürüp rulo form verin.
Bu esnada bazıları gözünüze daha büyük görünürse yanlardan kesebilirsiniz.
Pişirme kağıdı serilmiş veya yağlanmış tepsiye dizin. Üzerine fırça yardımıyla yumurta sarısı sürün ve arzunuza göre susam, çörekotu, haşhaş tohumu serpin.
Önceden ısıtılmış 180 derece fırında yaklaşık 30-35 dakika pişirin.
Her zaman yazdığım gibi fırın işine çok karışamıyorum. Herkesin fırınıyla arasındaki bağ farklı :)
Naçizane önerim  20-25. dakikadan sonra fırının çevresinden ayrılmamanızdır.
Mutluluk ve afiyetle paylaşmanız dileğiyle....