Pages

14.8.11

Kapılıp gitmemek için yürümeye devam etmek tavsiye olunur....

6 AY ÖNCE YAYINLADIĞIM BİR YAZIM, LAKİN BİR TEKRAR ETMEKTE FAYDA VAR DEDİ İÇİMDEKİ SES....

Kitaplardan birebir alıntıları buraya aktarmayı işin kolayına kaçmak için yaptığımı sanmayın. Yazarlarına saygısızlık yaptığımı da düşünmenizi istemem, haşa...Çok düşündüm  hatta aktarıp aktarmamayı...Ama az çok biliyorsunuz artık, paylaştıkça çoğalıyorum ben.

Etkilendiğim bölümleri paylaşıyorum şimdi de... Kitabın ortasından bir bölümü alıp, başı sonu belli olmadan anlaşılır mı yav diyenler için şunu söylemek isterim : İşin büyüsü burada zaten , görmek isteyen mutlaka görüyor bazı şeyleri, yeter ki -önyargısız- yaklaşın hayata ve insanlara...

Geçenlerde okudum ; " Konuşmak, yazmaktan daha zor. Yazmak da düşünmekten... Onun için midir ki, daha çok kendimizizdir hayal kurarken sessizce, kelimesizce ?

Kurmaya çalıştığım hayallerde kendim olmayı başardığım zaman, ben de bir kitap yazacağım. Kendime sözüm var bu konuda, yaşım/sağlığım ne olursa olsun, bir gün bunu yapacağım. Sayfalar dolusu yaptığım denemelerimden birşeyler çıkacak bir gün. Çok yüreğimde hissediyorum bunu.

Cemal Süreya'nın taparcasına sevdiğim bir sözü vardır, bilirsiniz mutlaka : "Konuşabilmek" ile "konuşmayı bilmek" arasında büyük bir fark vardır. Mesela çoğu insan ikincisini bilmez...

Çok konuşan biriyim ben, bildiğiniz gevezelerdenim hatta...Taptığım bu lafı sıklıkla uygulayabildiğim söylenemez :( Bazen içimden bir Özgün çıkıp ( onu bir ben görüyorum, kimse göremiyor daha ), kendini kaybetmişçesine konuşup durana, hastanelerdeki çerçevelenmiş hemşire görüntüsünü alıp "şişşşşt" diyor. Mahcupça duruyorum o an. Bir susuyorum pir susuyorum bu seferde. İşin dengesini çözmüş değilim. Ama çabalıyorum valla. Yapacağım. Bu da ciddi sözümdür kendime...

Aşağıdaki alıntı, Ece Temelkuran'ın İkinci Yarısı kitabındandır. Yüreği güzel, kendi güzel hayatıma yenice giren bir dostumun tavsiyesiyle okudum...Ece'nin köşe yazılarını da, kitaplarını da zevkle okurdum zaten, bu da üstüne çok iyi geldi..Eminim elim kitapçıda almaya yine giderdi, ama tavsiyenin zamanlaması iyiydi. İnsanın kendiyle yüzleşmesine yardımcı olan insanlardan bu Ece. Bende uyandırdığı his bu. Yalın ve doğal... Fön çekilmeyen, eliyle şekillendirilen saçların doğal güzelliği hep başkadır, özenirsin o saçlara . Onun gibi kitapları....

İnsanın kendi içinde acayip bir özenle sakladıkları oluyor, geçmişinden bugüne getirdikleri, bazen zikrinizle örtüşmeyen fikirlerinizin temelini oluşturuyorlar bunlar. Yine de şarap misali yıllandırıyorsunuz içinizde, sanıyorsunuz ki yıllandıkça güzelleşecek herşey; halbuki çoktan sirke olmuş farkına varamıyorsunuz. Sirke her derde devadır derler büyükler. Halı silersen parlatır, balık kızarttıktan sonra koyarsın bir tabağa kokuyu alır, canlı kesme çiçek vazosuna üç-beş damla koyarsın ömrünü uzatır , elma sirkesi popodaki yağları eritmeye bile yarar vs.vs...Üstün özellikli sirkenin önünde eğilmek istersiniz. Amma ve lakin sözünü ettiğim içteki sirke, küp saydığım bedene zarar bence...

POŞETLEŞME

Marketten çıkmışsın. Elinde torbalar.Sarktıkça seni de sarkıtıyorlar. Yürüyor musun, yol mu sürtünüyor sana, kesinkes bir şey demek zor. Yüzün de çenenden aşağı çekiliyor; kâh zaman yüzünden,
kâh söyleyemediğin sözün çene altında birikip çekme yapması....
Kötü dikilmiş etek astarı gibi yüzün. Çekme yapıyor gibi. Hiçbir şey tam kesin değil tabii ama giderek naylon poşetlere benzeyen bir halin var. Bir de naylon musun üstüne üstlük! Bak sen şu işe.
Fakat bacakları mı kısalır insanın? Bence kısalabilir mevsimine göre. Tamamen mevsimine bağlı. Tam o mevsimlerin, adları ne ise artık, cemresi düştüğünde yağmur başlar. O garanti bak işte. Mütereddit başlar ve net bir kötü niyetle..
Şemsiye açılsa mı, açılmasa mı aralığında takılı kalan yağmurlardan. Sadece nakaratı hatırlanan şarkılar gibi takılı kalır. Sokakta şemsiye açan var mı, ona göre açacaksın sen de. Ne ise artık seni böyle acayip yapan, erkenden şemsiye açmaya bile utanıyorsun. Şemsiye zamanlaması mühim. Herkes birbirini izler muhakkak.
Şu da var:
Neye göre aldıracağız paça boyunu? Ruhi iniş yokuşlara aşina bir kılavuz-terzi bana bunu söylesin. Ya bacaklarımız aniden kısalırsa ve küpküçük kalırsak dünyada? Yağmur da başladı, gördün mü bak. Islak paçalarınla kalırsın işte böyle.
Alsaydın tedbirini sen de. Paçaları hiç ıslanmayan birileri var bu dünyada. Onlar bütün derslerini biliyorlar, her nasılsa.
Aklında bir şey var. İyi olmadığı besbelli bu şeyin. Açtıkça açılan paketler gibi bir şey açılıyor aklının içinde. Öküz bir arkadaşın öküzce bir şakası gibi.
Bir sürü kağıtla seni öksüz bırakan hediye şakası gibi ; sevinme mecburiyetiyle, hayret baskısıyla baş başa. Öyle bir şey açılıyor kafanın dibine doğru. Sonunda kalacaksın çerçöple baş başa, orası garanti.
Farkında bile değilsin ( Heyyyy!) başın öne çekiyor! Kaldıracaksın başını ama aklının içindeki o şey ne ise işte, uğursuz bir şey besbelli, açılmaya devam ediyor. Dibine varacaksın birazdan. Vallahi bilmem artık, iyi mi kötü mü, ona da kendin karar vereceksin bi'zahmet.
Her koyun kendi bacağından asılır; insanlar muhakkak başkasının bacağına asılır. Bacaklarına sahip çıkacaksın bi'zahmet. Bi'zahmet kavga etmeyi öğreneceksin ve soruların çıkacağı yerleri bileceksin.
Böyle kıyıya vurmuş denizanası gibi olmandan hiçbirimiz memnun değiliz.
"Seni-böyle-düşkün-görünce-ne-diyeceğini-bilemeyip-manasızca gülümseyen-ahbaplar-ekibiyiz" biz! Böyle zamanlarda sen de markete gitmeyeceksin bi'zahmet.
Sonra hiçbir şey olmuyor. Esasında hakikaten de böyle. Tam öyle yürürken işte, poşetleşme sürecinin dibine doğru bir arpa boyu giderken tam olarak hiçbir şeyin olmadığı bir nokta var. Bir küçük sessizlik çatlıyor insanın içinde.
Bunun başka bir adı yok vallahi, bir küçük sessizlik çatlaması. Orada durasın geliyor. Herhangi özelliği olmayan bir nokta. Güven Eczanesi'nin köşesi bile değil, Muhterem Apartmanı'nın girişi bile değil.
Herhangi bir noktasında sokağın, küt diye bile değil, hatta belki pıt diye bile olmayabilir, en sessiz adımda durasın geliyor. "Artık ben yürümeyeyim yahu" bile demiyorsun. O kadar sessiz bir duruş.
Bir kez de dur...
Bu gelir gider insana. Durulmaz, yürünür. Bana mı anlatıyorsun, kesin yürünür diyorum sana. Ama bir kez de dur bakalım. Ne olacak? İnsan merak da mı etmez kardeşim? Ama haklısın, büyük risk. Evet evet büyük risk. Ya bir daha hiç.....
Maazallah, neler gördük biz. Dağ gibi yiğitler gitti böyle. Nereye mi? Ona da kendin gidip bakacaksın bi'zahmet. Fakat ben sana diyiiim yine de. Bugün de bu gerçeği söylüyorum. Ruhi inişler ve yokuşlar ömrünün saatli maarif takviminin arka yaprağından okuyorum : İkrah rüzgarları başlar. Kapılıp gitmemek için yürümeye devam etmek tavsiye olunur.

Bazen hiç konuşmak istemez insan... Hiçbir soruya cevap vermek istemez; kendi kafasındaki soruları bile yanıtlamak istemez. Kendince bir huzur bulutu kurar etrafında. Kimseyi yaklaştırmak istemez yanına. Böyle kaç gün geçse, yarattığı huzuruyla yaşamasını yanına kar sayar. Şu madalya takılası muhteşem topluma göre bu hayattan kaçıştır. Bana göre  anlamı bu değil. Bu durumda basit bir mantıkla ben "toplum dışı insan" oluyorum gerçi. İpek böceğinin kozasına benzetirim ben bu anları. Zaman gerekir o muhteşem "ipek" için. O zamanı beklemek için de "sabır"...Koza zorludur ama sonuç muhteşem. Ece'nin dediği gibi , yola devam etmek gerekir.

Bu yazıyı hazırlarken bana eşlik eden şarkıya ve bunu bana gönderen muhteşem insana teşekkür borçluyum. İsmini afişe etmeyeceğim, o kendini okuyunca bilecek ve bu bize yetecek, eminim ki gülümseyecek. Sanırım arka arkaya, gözlerimdeki nem eşliğinde , bıkmadan kırksekiz kere filan dinledim...

Merak edenler için : http://www.dailymotion.com/video/x3j7jm_cibelle-green-grass_music





  






3 yorum:

Adsız dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Özgün Bayraktar Ertaş dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Özgün Bayraktar Ertaş dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.