Pages

31.12.12

NE ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM BU SENE....

Ne çok şey öğrendim bu sene....

Yıkılmadan ve yitirmeden bazı değerlerin anlaşılmadığını; insanın bazen dibe vurmadan tekrar gücünü toplamasının mümkün olmadığını; biten herşeyin ardından yeni başlangıçların mutlaka varolduğunu... Suçlamaların ve bunun aksine güzel açıklamaların bazen çok havada kaldığını, vazgeçmenin ise kimi durumlarda gerekli tek karar olduğunu.

Ateşi de, közü de, külü de gördüm bu sene...Bunları deneyimlemek; başlangıçlar gibi bitişleri de sevebilmeyi ; meselelere derin ve dingin bakabilmeyi öğretti bana. Değişim kaçınılmaz olan tek şey. Önemli olan ise değişim süreçleri içinden geçerken o yeni beni keşfetmek, kabul etmek ve sevebilmek oldu. Hemencecik kabul ediverdiğimi söyleyemem. Çok acıttım, çok kanırttım kendimi bu sene. Mesela 36 yıldır hiç ağlamadığım kadar ağladım. Gözyaşlarım bana sormuyordu artık; akmaları gereken yeri, saati ve zemini kendileri hesaplıyorlardı. Gözümden değil de, kalbimden aktılar hep...Ben nemli gözün iyi olduğuna inanırım, duyguların işaretidir zira.

Çoğu kez masumiyetin getirdiği güvenle başlayan yaşam, acımasızca üstüne gelen hayat olayları sonucu yerini kurnazlıkla giden bir güvensizliğe bırakır. Bu, insanı korkutur ve bencilleştirir. Beni de öyle yaptı. Olgunlaştıkça, içimde kalan kullanılmamış duygularımdan dolayı üzülmeye ve hep elimde tutmaya çalıştığım denetleme huyumun aslında güçsüzlük ve korkularımdan kaynaklandığını anladım. İşte o zaman, bana yıllarca zorunlu yüklenen güçlü kadın imajını bir kenara bıraktım.

Anladım ve bıraktım da ne oldu? Kendime çıkardığım çok pay ve öğüt var. Acı, onu anlayan için muhteşem bir bilgi bence ; yaşadıklarımıza verdiğimiz değeri gösteriyor. Ben acı çektim; çok sustum, konuşmayı beceremediğimden değil, konuşmaya gerekli görmediğimden sustum. Bazı şeylerin anlamına duyduğu inancını kaybedince insan, susuyor çünkü.

Sıcağı, üşümenin ne olduğunu öğrettiği için severiz. Işığı ise karanlıkta kalmanın ne olduğunu anladığımız için. Mutluluğun güzelliği ve bilgeliği ise ancak mutsuzluğun karanlığından gelirsen iyi anlaşılır. Bazen mutsuzluk, ileride yaşayacağımız mutluluğun itici gücü olabilir. Gelen yıl için felsefemin özü budur...

Bu sebeple 2013'ten tek bir dileğim var :

Mutluluk ; mutluluğa neden olmak veya mutluluğu bulmak değil, mutluluğun ta kendisi olmak istiyorum. Çünkü kendimi tanıyorum artık ; mutluluk benimle olursa, önümde hiçbir engeli tanımam !

HEPİNİZE MUTLU YILLAR DİLERİM...











12.12.12

EV LOKUMU



 
Ekonomik durumunuza ve zevkinize göre türlü türlü lokum, çikolata, şeker vs. alıyor olabilirsiniz. Yaşamı paylaştıklarınız için ,  bu seferde el emeği birşeyler yapmaya ne dersiniz?
Adını ben "Ev Lokumu" koydum.. Gerçek bir lokum değil tabii ki. İnternette benzer tariflerin çeşitli isimleri var ; en ilginç isim " Öğrenci Tatlısı".
Nedeni basit , çünkü çok ekonomik ve kolay ...
Malzeme listesini görünce " Amaaaan irmik tatlısı bu ! " diyenler olabilir. Ama değil , bunun içinde yağ yok, inanılmaz hafif ve içine konulan toz kremşanti nedeniyle farklı bir kıvam alıyor.
Denemekten çekinmeyin ; biraz daha büyük yaparsanız, çay-kahve saatlerinde çok şık bir ikram olacağına inanıyorum. Yaklaşan yılbaşı akşamı içinde çok hafif ve görseli güzel bir alternatif. Hatta şirin kutulara konulduğunda sevdikleriniz için süper bir hediye olur.
 
MALZEMELER
 
* 1 büyük su bardağı süt ( 300 gr.)
* 7 çorba kaşığı irmik ( 120 gr. )
* 7 çorba kaşığı toz şeker ( 150 gr. )
* 1 paket kremşanti
* 1 paket vanilya
* 1 portakalın rendesi ( rendenin ince tarafı ile rendeleyin )
* Süslemek için evde ne varsa ( hindistan cevizi, ince çekilmiş fındık - badem - antep fıstığı , çikolata rendesi, sprinkles pasta süsleri vs. )
 
HAZIRLANIŞI
 
Fotoğrafta kaşığın doluluk derecesi görüyorsunuz. Ben yine de sizin için tarttım ve ölçüleri belirttim. Bir kere denedikten sonra damak tadınıza göre toz şeker miktarını arttırabilirsiniz. Lakin, bence gayet yeterli bu ölçü.
Tercihen teflon bir tencereye sütü, irmiği ve tozşekeri koyun.
 
Orta hararetli ocakta, tencerenizi çizmeyecek özellikte bir çırpıcı ile sürekli karıştırın.
Koyulaşmaya başlayınca altını kısın ve karıştırmaya devam edin.
 
Kıvamı alttaki  fotoğraftaki gibi olunca altını kapatın ve temiz bir seramik veya cam kaseye alın. Yumuşak bir kurabiye hamuru gibi olacak. Toparlanmaz gibi görünebilir gözünüze. Buzdolabında bekleyince ve kremşantiyi içine alınca toparlanacak merak etmeyin.
En az yarım saat buzdolabında soğutun. Kremşantiyi ekleyince elinizle yoğurabileceğiniz soğuklukta olmalı. Buzdolabından çıkarınca, bir paket vanilyayı ve bir paket kremşantiyi ekleyin ve yoğurun. Portakal kabuğu rendesini bu aşamada koymayın.
İyice yoğurunca en az bir-iki saat buzdolabında bekletin. Ben 15 dakika kadar buzlukta tutup, sonra bir saat kadar buzdolabının altına geçiriyorum. Tabii kasenin üzerini kapatmayı ihmal etmeyin bu aşamalarda.
Çıktıktan sonra, portakal kabuğu rendesini ekleyin ve bir çatal yardımıyla veya elinizle karıştırın. Daha sonra, elinizi hafifçe ıslatıp istediğiniz büyüklükte yuvarlaklar yapın ve elinizdeki süsleme malzemeleriyle her tarafını bulayın.
 
 
Kapaklı kaplarda muhafa edin ki kurumasınlar. Umarım keyifle yapar ve sevgi dolu anlarda tüketirsiniz.

Ben en çok kahvenin yanına yakıştırıyorum. Belkide bundan sonra bayramlarda çikolatayı daha az miktarda almanızı sağlar bu tarif ve böylelikle de bütçelere ciddi bir katkım olur :)

Afiyet olsun...
 

 
 
 
 
 
 
 
 


11.12.12

KREMALI PATATES




"Mezelere ağırlık ver Özgün" dedi yakınlarım ;...ki haklılar. Biliyorlar meze yapmaya bayıldığımı evvelden beri. Elinizdeki malzemeye göre, damak tadınıza göre yaratıcılığınızı sonuna kadar kullanabileceğiniz bir alan. 
Lakin sözkonusu meze ve yemek olunca bu miktar ve oran anlatımlarında zorlanıyorum inanın . Bu sebeple göz kararı yapılabilecek olanları seçiyorum.
"Kremalı Patates"... Buna garnitür demek daha doğru belki ama ayrı bir etiket açıp kalabalık yapmayacağım sayfayı.. Nihayetinde pratik, lezzetli ve mahcup etmeyecek bir tarif. Yıllar evvel bir yakınımızın akşam yemeği davetinde yemiştim, etin yanına garnitür olarak sunulmuştu. Patatesler yuvarlak kesilmiş ve fırın tepsisine bir-iki santimetre aralıklarla dizilmiş ve üzerine krema gelişigüzel sıkılmıştı. Öyle olunca da doğal olarak krema patateslerin her yerine homojen nüfus etmemiş ve açıkta kalan yerler kurumuştu. Beğenmedim, eleştiriyorum sanmayın ; bayılarak yemiştim ve bana bu tarif için yeni bir ufuk açmıştı. Bu sebeple Yasemin ablama buradan  teşekkürü borç bilirim :) 
Ben küp küp kesmeyi , baharatlandırmayı ve soğan koymayı daha da lezzetlendirmek adına yaptım. Baharat ölçüsü vermiyorum, orası sizin damak tadınız.
Uzun lafın kısası sayın takipçi ; patatesin farklı bir duruşu işte , deneyin, pişman olmayacaksınız. Hatta bu yılbaşı, patates salatası veya kızartması yerine bunu yapın..

MALZEMELER

* Patates ( 4-5 adet orta boy )
* Kuru Soğan ( 1 adet )
* 1/2 çay bardağı süt
* 1 kutu krema ( 200 gr. )
* Tuz
* Baharat ( ben tatlı toz kırmızı biber, acı pul biber, karabiber, kekik, tarhun kullanıyorum )

HAZIRLANIŞI

Patatesleri ve soğanı soyun. Patatesleri fotoğrafta gördüğünüz gibi küp küp kesin. Soğanı da epey iri şekilde yemeklik tabir ettiğimiz biçimde doğrayın. Bir kutu krema, 4 - 5 adet patates için yeterli. Daha fazla kullanacaksanız,  bir kutu krema yetmez diye yapmaktan vazgeçmeyin. O zaman süt miktarını birazcık arttırırsınız olur biter.
 

Yapacağınız miktara göre seçtiğiniz, ısıya dayanıklı bir fırın kabına soğanı alın ve biraz tuzla ovun. Diriliği gitsin.

Aynı kabın içine, patatesleri, kremayı, sütü ve baharatlarınızı ekleyin.
İyice karıştırın.Tüm patateslerin, sıvı karışıma bulandığına emin olun. Sıvı oranı fotoğraftaki gibi olacak. Sütünüz az geldiyse, ekleyin.
Sonra fırına. Fırın 200 derecede olsun. Arasıra fırın kapağını açın ve bir kaşıkla karıştırın, üstte kalan patateslerde pişsin. Bu işlemi en az 4-5 kere yapın.
Piştiğini test ederek anlayacaksınız :)
Fırından çıktıktan sonra, servisten önce 10 dakika kadar dinlenmesinde yarar var. İyice çeksin içine.
Balığın yanına da , etin yanına da gayet güzel yakışır... Ben tek başına bile yiyorum valla. Ondan patates gibiyim zaten :)

Yaptığınızda, ilk çatalı ağzınıza götürürken  bana tebessümü unutmayın...
Afiyet olsun :)

ÜMİT HİÇ TÜKENMİYOR...



 
Bugün sizinle Markar Esayan'ın bir köşe yazısını paylaşacağım. Bana da çok sevdiğim bir dostumdan geldi geçen gün. Çok şey buldum yazıda kendimden...Fazla yorum yapmayacağım, eminim ki yazıyı baştan sona layığıyla okuyanlar da çok şey bulacaklar.
****
İngiltere’de yüzyıl başında yaşam ortalaması 50’ymiş. Türkiye’de o sırada kaçtı bilmiyorum ama, sanırım bir on yıl eksiltmek çok abartılı sayılmaz. Bugün ortalama yaşam süresi İngiltere’de 78 civarında, Türkiye’de ise 75’e dayandı. Bu, nüfus planlamacıları, emeklilik fon yöneticileri ve yaşlanan nüfuslarını nasıl besleyeceklerini düşünen devletler için sıkıntılı bir durum olsa da, bizim için herhalde iyi bir haber. Yüz yıl gibi kısa bir sürede yüzde ellilik bir artış hiç de fena değil. Hele hele seksenine merdiven dayamış Robert Redford’un dinçliğini görüp, “en güzel yıllarımı yaşıyorum” sözlerini duyduktan sonra.
Bu durumda hayatı yeniden programlamak gerektiğinden bahsediyordu bu bilgileri edindiğim televizyon programındaki uzman. Hayatı 25’lik üç dilime ayırmak ve buna göre programlama yapmak gerekirmiş. İlk yirmi beş yıl zaten eğitim ve hayata hazırlıkla geçiyor. Kendimiz için kararları başkalarının aldığı bir ülke ve kültürde yaşıyoruz. Bir tür çağdaş kölelik. Aile, devlet vesayeti altında hayata başlamak. Sonra bir patrona, komutana veya kocaya devrolunmak. Erkeklerin ayrı, kadınların apayrı sorunları var. Ben eminim ki, okuma şansına sahip olanlarımızın bile büyük çoğunluğu kendini tanımadan, kendisini tartmadan yaptığı tercihlere göre üniversite, bölüm seçtiler. Bir kısmı bölümünü sevdi, bir kısmı iş seçerken bu yanlışı düzeltme imkânı buldu. Ama daha büyük bir kısmı mecburen aynı dalda hayatını kazanmak zorunda kaldı. Bu ise mutsuz bir insan kitlesi ve verimsizlik demek. Ama biz işin ekonomi boyutunda değiliz.
Ortalama hayat elli sene olsaydı bile, bunun denenmesinin gerekli ve kaçınılmaz olduğunu düşünürdüm. 75 yıllık bir hayata sahipken çok daha mümkün; yani hayatta makas değiştirmek, değişiklik yapmak. Ama bunu geçmiş hayatına saygısızlık etmeden, ciddiyet çerçevesinde götürmek. Bahsettiğim maceradan maceraya atılmak değil, dünkü hayatı bugünkü kendinize eşzamanlamaktan bahsediyorum. Macera meselesini de küçümsemiyorum, ama o bu pazarın konusu değil.
Demek ki toplamda üç hayat yaşama şansımız olabilir. Hatta başlangıcı kendi tercihlerine göre yapmış şanslı insanlar bile buna ihtiyaç hissedebilir. Çünkü insanlar değişir, değişim, önünde sonunda kurulan düzenle dayanılmaz bir çatışmaya yol açabilir.
Zaten, bu makas değiştirme işini o veya bu nedenle yapmayan, yapamayanlar da öyle durdukları yerde kal(a)mıyorlar. Gözlemim şu: Böyle insanlar, isyanları korkularını bastırdığı noktada çok daha dramatik kırılmalar geçiriyor, çok daha keskin kararlar alıyorlar. Biraz da panikle oluyor bu. Çünkü insanın doğası, o türden bir edilgenliğe göre değil.
Biz bunları hissediyor ama tesbitleri çarpışma yaşandıktan sonra yapabiliyoruz, o da belki. Hayat çok hızlı ve kavga çok büyük. Alıştığımızı sürdürmek çok daha güvenli. Bunun bir anlamı var. Korkular bizi koruyor. Yüzme bilmeden denize girmemizi önlüyor. Yüzmeyi kendi sığ sularımızda öğrendikten sonra hâlâ harekete geçmiyorsak, bir koca dalga zaten bizi önünde sonunda açığa sürüklüyor. İçten içe o dalgayı bekliyoruz da sanki, değil mi?
Sonra kulvar da bir tane değil. İş yaşamı dışında bir de özel hayatımız var. Kendi bireysel hayatımız var. Bunları birbiri ile uyumlu ve bağlantı noktalarını koparmadan hareket ettirmek istiyoruz. Çünkü birindeki kopuş, diğerlerindeki gelişmeleri etkiliyor. Duygu ve akıl çizgisini iyi tutturmak lazım. Bu mümkün mü? Eğilimimiz bu yönde en azından. Eğilim varsa olabilirlik de vardır. Eğilimler, bilinçdışımıza sızmış binlerce yıllık aktarımların bir sonucu.
Tüm bu karmaşaya rağmen, büyük imkânlara sahibiz. Ümit hiç tükenmiyor. Fırsatlar, gidilecek yol hiç bitmiyor. Hayatın sırrı bu. Yaşadığımız müddetçe bir son, nihai bir tükeniş ve bir mahvoluş yok. Sadece tecrübeler silsilesi var. Kayıplar ve düş kırıklıklarımız çok değerli. Kendinizi daha iyi tanımanızı sağlıyor. Neyi istediğinizi, neyi istemediğiniz üzerinden anlamanızı sağlayan en önemli tecrübeler onlar. Vazgeçmek ise o tercihlerden sadece bir tanesi.
Yazılı testlerdeki E şıkkı gibi...
( Markar Esayan / 09 Aralık 2012 tarihli yazısı / www.markaresayan.com )

10.12.12

SICAK PORTAKAL SOSLU ISLAK KEK


 
 
Kendime hayret ettim ! Nasıl olurda blogda kek tarifi yayınlamamışım bugüne kadar diye...
Nedeni basit aslında ; bizim evde kek o kadar çok yapılan birşey ki, sanırım özellikli gelmiyor bana artık. Açıkçası kolay birşey ve zahmetsiz benim için. Kaç çeşit kek bildiğimi inanın bilmiyorum. Eli bu işlere yatkın ve  göz kararı iyi olanların ölçüsüz  bile yapabileceği bir şey kek.
Geçenlerde hiç ölçüsüz tuzlu kek yapayım dedim, elime geçen her baharatı koydum neredeyse. Köriye kadar ! Ama siz tavsiye, yakışmıyor :) Denemeyin yani :)
 
Kek etiketimizi, basit ama leziz bir tarifle başlayalım dedim. Sıcak portakal soslu ıslak bir kek tarifi vereceğim size. Tam zamanı portakalın, evlerde bol şu an.. Pişerken eve yayılan kokusu bile mutluluk nedeni..
 
Püf noktaları şunlar :
 
* Kekinizi yaptığınız gün tüketecek iseniz sorun yok. Ama birkaç gün sonraya kalacak ise ilk günkü nemliliğini muhafaza etmeniz mümkün değil. Bu sebeple mutlaka vakumlu veya sıkı kapaklı bir kapta saklayın.
* Tarifte göreceğiniz sostan servisten önce, biraz ısıtıp kekinizin üzerine dökün ve öyle ikram edin. Hele ertesi güne kalmışsa bunu mutlaka yapın.
* Hem kabartma tozu, hem karbonat ilginç gelebilir ama tarif böyle, yanlış yazmadım yani :)
* Çok kabaracak, sonra biraz sönecek. Bu sebeple kalıpta kabarma paylarını mutlaka göz önünde bulundurun.
* Ben tek kişilik silikon kalıplar ve küçük kek kalıpları kullanıyorum. Küçük kek kalıplarını çıkarmadan sosu dökerseniz, kalıpları çıkarırken zorlanabilirsiniz. Bu yüzden bütün kek kalıpları bu tarif için daha kullanışlıdır.
* Portakallarınız ekşi ise yarısını mandalina suyu ile yapabilirsiniz. Riske gerek yok yani :)
* Ölçünüzde hep aynı bardak boyunu kullanın.
 
MALZEMELER
 
KEK İÇİN
 
* 1 + 1/2 su bardağı toz şeker
* 2 + 1/2 su bardağı un ( badem unu veya ince çekilmiş fındık konulacaksa un miktarını 2 bardağa indirin )
* 2/3 su bardağı sıvıyağ ( mısırözü veya fındık yağı tercih edin. Sızma zeytinyaş ağır olabilir )
* 1/2 su bardağı portakal suyu
* 4 yumurta ( oda ısısında )
* 3 portakalın rendesi ( rendenin ince tarafı ile rendeleyin )
* 1 paket kabartma tozu
* 1 silme tatlı kaşığı tarçın
* 1 silme çay kaşığı karbonat
* 1 silme çay kaşığı tuz
* Tercihen 1/2 su bardağı badem unu veya ince çekilmiş fındık ( şart değil, lezzet için arttırıcı unsurdur sadece. Kullanıyorsanız un miktarını yukarıda yazdığım gibi azaltın )
 
SOS İÇİN
 
* 1 su bardağı portakal suyu
* 1/3 su bardağı pudra şekeri ( daha tatlı isteyenler 1/2 su bardağı kullanabilir )
* Portakal kabuğu rendesi ( ince rendelenmiş )
 
HAZIRLANIŞI
 
İyi bir kek için olması gerekenler var. Tüm malzemelerinizin oda ısısında olması ve kuru malzemeleri elekten geçirmeniz kekinizin güzel olması için katkısı olan aşamalardır. Koyacağınız kalıpları özelliklerine göre yağlayın ve unlayın. Bu işlemleri keke başlamadan önce yapın ki, sonradan eliniz ayağınıza dolaşmasın.
 
Ben yumurta sarılarını ve aklarını ayırıyorum. Aklarını kar haline gelene kadar çırpıyorum ve sonra spatula yardımıyla ekliyorum. Bu kekimin iyi kabarmasını sağlıyor. Ama biliyorum ki, çoğunuz buna üşeniyor :) Benimde böyle yapmadığım zamanlar var ; burada ayrılmış olarak gösterdiğim aşamayı tarif edeceğim. Ama dediğim gibi siz yumurtayı ayırmıyorsanız, tek önereceğim şu olur : iyi çırpın, beyazlayana kadar :)
 
Fırınınızı, 170 dereceye ayarlayın, ısınmaya başlasın. Akı ayıranlar için, yumurta aklarını köpük olana kadar mikserle çırpın.
 

Toz şekeri ve dört yumurta sarısını iyice beyazlayana kadar mikserle çırpın.
( beyazı ayırmayanlar ; yumurtalarla, toz şekerini beyazlayana kadar çırpın )

Portakal suyunu, sıvıyağı ve portakal rendenizden iki tatlı kaşığı dolusu miktarı ekleyin, mikserin düşük hızıyla bir dakika kadar karıştırın. ( kalan portakal rendesi sos için kullanılacak )

Elemiş olduğunuz kuru malzemeyi  ( un, tarçın, kabartma tozu, tuz, karbonat )azar azar ekleyin ve mikserinizin düşük hızıyla karıştırın.  Badem unu veya ince çekilmiş fındık kullandıysanız bu aşamada ekleyin. Hamur homojen bir kıvam alınca, çırptığınız yumurta aklarını ekleyin ama bu sefer çırpıcı kullanmayın. Bir spatula yardımıyla alttan üste alarak karıştırın.



Hamurunuz aşağıdaki gibi olacak, tarçın nedeniyle biraz koyu renk.
Hazırladığınız kek kalıplarına hamurunuzu aktarın. Dediğim gibi, kabarma payını unutmayın lütfen.
Fırından çıkmasına yaklaşık 5-10 dakika kala, ufak bir tencerede 1 bardak portakal suyunu, kalan portakal rendesini ve 1/3 pardak pudra şekerini karıştırarak ısıtın, kaynayınca altını kapatın.

Fırından çıkınca, kekin üstünü bir kürdan yardımıyla sık aralıklarla delin. Bu işlem sosun içeri daha iyi nüfus etmesini sağlayacak. Sıcak sosu bir kaşık yardımıyla olabildiğince homojen kekin üzerine dökün. Evet, evet yanlış duymadınız... kek sıcak, sos sıcak... Merak etmeyin, hamurlaşmayacak :)


Biraz ılık servis yapmak müthiş bir duygu uyandırıyor... ben çikolatalı glazürle üzerilerine küçük sevgi dokunuşları yapıyorum. Portakal ve çikolata çok yakıştırdığım iki tat çünkü.



Keyifli ve sevgi dolu anlarda paylaşmanız dileğiyle, afiyet olsun ....




 
 
 
 
 


5.12.12

40 YILLIK BİR AŞK HİKAYESİ...


Nişanlandıkları gün birbirlerine vermişler bu fotoğrafları, arkalarını özenle ve aşkla imzalayarak... Defalarca baktım bu fotoğrafa  ; ancak şimdi görüyorum gözlerindeki asıl gizi..

Birbirlerine verdikleri vesikalık fotoğraflarını bu dünyadan gittikten sonra bir araya getirip, kütüphanelerindeki " Sevgi " kitabından altını bizzat babamın çizdiği bir sözle, en güzel yere yerleştirmeyi ve böylelikle  şahane bir tablo yaratmayı akıl eden ablamdır :  " Yine de biriz, sen ve ben. Birlikte olaylara katlanır, birlikte var oluruz. Ve her zaman birbirimizi oluşturacağız. "

"yarım" olarak yaşamanın anlamsızlığını ; öldüklerinde birbirlerini "bir bütün" olarak tamamladıklarında anladım aşklarının büyüklüğünü... Annemsiz ne yapılır, nasıl yaşanır bilemeyen babam, yaşamın tepesinden bir anda bıraktı kendini, ölümü seçerek Ona tekrar kavuşmayı seçti ve yarinden bir buçuk gün sonra öldü .

Yaşasalardı, bugün 40. evlilik yıldönümleri olacaktı. Kutlayacaktık mutlaka. Büyümeyi hiç sevmeyen küçük kızları olarak,  alınyazımın en okunaklı gerçeğini yaşadığım şu günlerde, hüznümü onların sevincine bulayıp sığınacaktım onlara... Ellerimle mezeler yapacaktım babama, rakı içecektik. Annem hiçbir zaman sevemediği anason kokusuna rağmen bizi kırmayıp bir kadehle eşlik edecekti..

1999 senesinde, 27. evlilik yıldönümlerinde en güzel yıldönümü armağanını verdiğimi söylemişlerdi bana : Memlekete yanlarına gidip, ilk torunları için hamile olduğum haberini o gün vermiştim onlara... Gözlerindeki ışıltıyı ömrüm boyunca unutmayacağım. Sonraki 8 sene, hayatın akışına kendimi kaptırıp sadece telefonlarda kutlayabildim yıldönümlerini. İçim sızlıyor şimdi böyle yaptığım için.

Zor günler geçiriyorum. Çok özlüyorum sizi... Sesim yetişmiyor size, susuyorum. Meğer susmak, insanın içiyle konuşmasıymış... Hıçkırıklarımı yutkunduğum gecelerde, duymadığınız sesimi size emanet ederek, acılarıma yokluğunuzu da ekleyerek, nereye gidersem gideyim sizi yanıma alarak uykuya dalıyorum :

Rüyamda bir ses :  Dualarımızla ayakta kalacaksın, sevdikçe çoğalacak, sevildikçe yollar seni umuda bağlayacak... "Uğruna ölürüm!" diye gözlerinin içine akacak aşkın varolduğuna inan. Hayata isyan etme. Gerçek aşkın varlığına inan. Sadece İnan ! Aslında çok yakınında...