Pages

25.6.15

BABAM İÇİN...


 
Gördüğüm en değişik renkti babamın gözleri…

Ne yeşil, ne mavi; elâ desen değil, çakır desen hiç değil ; koyu renk giysilerle koyu yeşile çalıp, denize bakarken masmavi olan tanımlayamadığım renkte gözler... Denizci olmak istemiş, olamamış ; hayat Ona karasal iklimde, adı bile öyle başlayan boz bir şehirde yaşama şansı tanımıştı. Bazen söylenirdi dedeme ; Karamürsel’den Bozüyük’e göçtüğü için. Bozüyük’ü memleketi olarak benimsemediğinden değil, “deniz” sevdiğinden… Yıllar yıllar sonra ben üniversiteyi Antalya’da kazanınca, babam benden daha çok sevinmişti. Kariyerim şekillenecek diye değil, deniz kenarında olacağım için J Ve o tutkusu nasıl öne geçtiyse artık, beni bahane ederek ve eldeki tüm şartları zorlayarak oradan bir ev almışlardı. Yarı Bozüyük yarı Antalya öyle yaşadılar yıllarca… O zamanlar, delikanlı gençliğim , uçası birey benliğim, “tek başımayım artık heyhat!” diye sevinirken yanıma gelmelerine önceleri şok olsam da, şimdi iyi ki de gelmişler diyorum.

Mesleğinde on numara adamdı benim babam!

Aksini bana ispat edenin alnını karışlarım deme güvenini, bu dakika bile kendimde hissettiğim mükemmel bir muhasebeciydi. Hiç çok paramız olmadı bizim. Çünkü hakkı dışında hiç fazla para almadı, tabir-i caizse hiç avanta yemedi babam. Aldığının çoğu vergiye-algıya giderdi. Bozüyük’ün emin olun en iyi eğitmen muhasebecisiydi. Bozüyük’teki bir çok genç muhasebeci Onun bürosunda çalışmış, onlarcası da kükreyerek tabir edebileceğim bağırmalarla kovulmuştur! Vallahi kaç adam geldi geçti o “yazıhaneden” ( babam öyle derdi ) inanın bilmiyorum. Mesleki hatayı ve haksızlığı kabul etmezdi. Niye o kadar çok bağırırdı onu da bilmiyorum. Fakat tahminim var: “görev adamı” sevmezdi babam. Araştırmayan, gözlemlemeyen eleman sevmezdi ,” benim her dosyam açık ve net, örneklere bakın, bulun” derdi. Hak yedirmezdi, buna asla göz yummazdı,  işçi hakkını, emeği savunurdu. Bunların en yakın şahidiyim. Ortaokul ve lisede yaz tatillerinde çalışırdım babamın yanında. Kızıyım diye hiç kayırmadı, hatta kızgınlıkları için akan gözümün yaşına dahi bakmadı. İşimde prensiplerimin tohumlarını o gözyaşlarımla ektiğimi o günlerde bilmiyordum ama,  düzenimi ve planımı Ondan aldığımı artık bu yaşımda biliyorum. Vefatından sonra bile, memlekete gidişlerimde kaç kişi önümü kesip, “Ben Hayrettin Abi sayesinde emekli oldum”, “Ben Onun sayesinde ekmek yiyorum”, “Mesleğimi bana O öğretti” “Çok bağırırdı ama olsun, iyi adamdı” diyen nice insan oluyor. Dua almak en güzel şey. Ektiği ne çok tohum yeşerdi o şehirde.

Becerikli adamdı benim babam!

Şimdilerde tornavida bile tutamayan adamlara, itiraf edeyim biraz küçümseyici ve çokça da hayret edici gözlerle bakmama neden olan insandır. Bizim evimize hiç usta girmezdi ki! Çünkü bizim ev zaten elektrik, su tesisatı, marangoz, boya vs. atölyelerinde bulunan her türlü malzeme ve aletle doluydu, inanılmaz düzenliydi ve onların hemen hepsini kullanan babam istese tek başına bir ev bile yapabilirdi. Aslında yapmıştı da. Özgür ruhuna uygun, müstakil bir bahçeli ev yaptırmışlardı ben ilkokul beşteyken. Biz de çok çalıştık o inşaatta. Okul çıkışlarında, hafta sonları çok gittik. Bozüyük’te şahane yapılar var şimdi, fakat o senelerde yoktu. Kolay değildi o zamanlar bu yapı işleri. Para kısıtlıydı, az malzeme ve imkanla estetik bir ev ortaya çıkarmak ufak bir Anadolu kasabasında kolay değildi.  İşinin ehli ustalar yoktu. Biz orayı sattıktan sonra bir evin bakımsızlıktan çöküşünü görmek şu anda bile kalbimi sızlatıyor. “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” sözüne en güzel örnek şu an o bahçeli ev. Ama biz yaşarken güzeldi; annemle yabancı mecmualardan, dekorasyon dergilerinden yaptıracakları dolap vs.örneklerine bakarlar ustalara yazarak-çizerek tarif ederlerdi. Ablamın mesleğinin ilk tohumları o tariflerde atılıyormuş belki de... Ablam mimarlığı kazanınca babamın gözlerindeki ışıldama da artmıştı. Büyük şehirlere gezmeye gidince babam Bauhaus, Koçtaş gibi yapı marketleri dolaşırdıJ Reyonları özenle gezer, “yahu neler çıkmış! ” diye kendinde bulunmayan bir aleti alınca oyuncak almış gibi sevinirdi. “Ahh babacığım şimdi bir İkea var ki sorma, sen göremedin onu, bir giriyorsun beş saat dolaş sıkılmıyorsun….”

Okumayı bana sevdiren insandır benim babam!

Güzel okurdu, nitelikli kitaplar bulurdu, kütüphanemiz her zaman evimizin en güzel yerinde olurdu. En önemlisi de bunları okuyarak bize idol oldu, okumamızı sağladı. Ablamla harçlıklarımızı biriktirip ıvır zıvır, oyuncak, kıyafet almazdık kitap alırdık biz. Bir de sevinirdik ki alınca… Belki bu sebepten ben çok rahat kitap paylaşamam, hep benle olsunlar isterim; benden alınan ve geri verilmeyen kitaplarım için de ciddi olarak üzülürüm. “Senin kitapların hâlâ bizdeler babacığım, harika bir kitaplık yaptık, torunlarına onlardan da çocuklarına yadigar kalacak… Senin kaleminle altını çizdiğin cümleleri iki kere okuyoruz, vardır bir bildiğin diye…”
 
Bakımlı, özenli kadın severdi benim babam!
Annem temiz, tertipli, bakımlı kadındı. Onun bu duruşuna yakışan bir örnekti babam. Şık giyinirdi, uyumluydu. Küçücük yaşımızdan itibaren idol oldular bize. Temiz ve özenli giyinmenin çok paradan geçmediğini öğrenerek büyüdük biz. Cinsiyetimize yakışır şekilde, giyinmemizi isterdi, sınırı aşmadan bulunduğumuz ortamlara uygun çizgide ama hep bir dişi tarafın olması gerektiğini söylerdi. Kadın, kadın gibi giyinmeli derdi.Önemli günleri hiç unutmazdı, anneme ve bize minik hediyelerini hiç eksik etmezdi. Bunu yapmak şimdilerde örnek bir davranış değil belki ama o yıllarda, küçük bir Anadolu şehrinde isim bir adamsanız , o otoriter duruşunuzu toplumca al aşağı edecek davranışlardı. Bıçak sırtı durumlardı. Babam o lafları takmaz, bilakis koluna karısını takıp akşam yemeğine çıkarmaktan keyif alırdı. İlk şarabımı, ilk rakımı babamla içmiş olmanın mutluluğunu hep taşıdım. Bize bunları baba ocağında öğretmesi sonraki yıllarda cebime hep kar kaldı. Delikanlı yaşlarımda tatminsiz bir aşırılığa kaçmamı hep engelledi.

Benim babam, aynı zamanda isim babam!

Annem, ismi Bükem olan ablama uysun diye adımın, kız olursam Didem erkek olursam Görkem olmasını istemiş. Babam her iki cins için de “Özgün” olsun demiş. Ama itiraf da ederdi, erkek olayım istemişJ Hatta anlatırdı gülerdik. Hastaneye gittiklerinde, müjde anında hemşireye verilmek üzere bahşiş hazırlamış. Kız derse sol cebine on lira, oğlan derse sağ cebine elli lira. Kadın müjdeyi verdiğinde ikisini birden verivermiş. Ben, on beş gün erken ama on bir aylık kadar tombik doğmuşum. O tombiklik yakışmış herhalde ki; aman kız olsun ne olacak, hop hop ederken beni heyecandan iki cebi de boşaltmışJ Belki bu erkek çocuk özlemini hissettiğimden anne olup daha hanım hanımcık bir şey olmaya karar verene kadar fiziksel güç ve beceri gerektiren her türlü aktiviteyi becermeye mecbur hissettim kendimi. Zaman zaman, huyumu suyumu, kaşımı gözümü beğenmesem homurdansam da ismimi hep çok sevdim. Bu mutluluk için sana kocaman bir teşekkür borçluyum babacığım.

Dün gece, adınıza paylaşalım diye irmik helvası yaptık babacığım…  

23 Haziran annem, 25 Haziran sen olunca, iki günde bir helvayı acımıza bahane yapmayalım diye, 24 Haziranı ortak helva günü yapıyoruz biz babacığım… Zor biliyor musun… İnsan ne hissetmesi gerektiğini bile bilemiyor o helvayı kavururken. Senin pazar günleri küçük tüpün üzerinde en kısık ateşte 40 dakika helvayı kavururken “bunu hızlı kavurmayacaksın, hızlı olursa bir halta benzemez bu meret…” diye nasihat edişin geliyor aklımıza gülüşüyoruz ; sonra adet öyle diye üç kulhuvallah bir elham okuyup “aaaa tam da ezan okunuyor, tam helvaya denk geldi bak kısmet!” deyip ağlaşıyoruz… Sonra, “şekeri fazla mı oldu, ya fıstık az oldu ama çok pahalandı yahu bu fıstık” falan filan laf karıştırıp hislerimizin üzerine bir güzel sünger çekiyoruz ablamla…Çünkü "öksüz ve yetim" diye adlandırılan bizlerin, asıl hislerini tarif edecek bir kelime yok!

Şimdi anneme seslen lütfen; “Güüüül, bak Özgün bir şey diyecekmiş” de… Annem bir koşu gelsin yanına. Belki de oralarda uçuluyordur bilmiyorum, öyle ise uçsun gelsin… Ne bileyim, yan yana durun neticede işte…

O günü hiç unutmuyorum babacığım, 11 Eylül 2006. Bozüyük Devlet Hastanesi. Beynin sana kızmış ve isyan etmişti, hiç yakıştıramadım o hastalığı ben sana zaten. Ama beynin de haklıydı, çok yordun sen onu, neticede ömürlü bir organ. Sana sinyal vermişti az yavaşla diye, sen dinlememiştin. Doktorlar üç gün konuşmayacak, hareket ettirilmeyecek dediler. Sen dinlemedin konuştun, belki de tek cümle hakkını bir soruyla değerlendirdin. O tarifsiz renkli gözlerinle derinden bakıp, ablamla bana “artık birliktesiniz değil mi?”....

Birlikteyiz babacığım, sana söz verdiğimiz gibi. Huylarımızın çeşitliliği içinde uyumla yaşıyoruz. Torunlar büyüyor. Umut süper iyi bir genç oldu, şimdiki ergenlerde az rastlanır nitelikte iyi bir yüreğe sahip. Çok büyüdü, uzun boylu, yakışıklı olacak belli ki. Güzel okuyor, bölümü zor ama gayretli çocuk. Erdemli, harika meziyetleri var. Bora az biraz fırlama. Sizi bizim anlattıklarımız sayesinde gayet iyi tanıyor. Doğallığı umarım hiç bozulmaz. Hareketli bir çocuk. Okulu iyi, başarılı. Futbol oynuyor. Beşiktaşlı olmaya devam ediyoruz J  Çocukların ikisi de konuşkan, çok seviniyorum bu yüzden. Onları üzüyorum bazen ama o kocaman yürekleri ile her seferinde bana ve ruhuma sahip çıkıyorlar. İnsanın olgunluğa ermesinin minik evlatlarının elinde olması ne garip bir ironi. İkisinde de , ikinizden huylar var. Benden de onlara geçen huylar var mutlaka. Yaşasın genetik miras!

Benim servetim yanında huzur bulduklarımda saklı ve yegane servetim de onlar babacığım. Onlara bırakacağım tek servet ise sadece "sevgim" olacak…
Ve nihayet, küçük kızın olarak kırk yaşımda öğrendim ki, aslında hayatın bütün derdi değerlerimizi kendimize fark ettirmek!
Anneme iyi bak güzel gözlü ve öz sözlü babam...

 

23.6.15

8 YIL GEÇTİ...


8 sene önce, sıcak bir Ankara akşamı… Hacettepe Hastanesi’nin soğuk koridorlarında bir gece… 22 Haziran’ı 23 Haziran’a yeni bağlamışız… Gece yarısını çoktan geçmiş saatler.

Hislerimiz alınmışçasına durgun bir gece, sanki nefes sesimiz bile bize saygılı, öyle sessiz öyle sinir bozucu...

Fakat, bozdu doktorlar o sessizliğimizi . Söyleyiverdiler birden :

“2,5 saat uğraştık ama geri getiremedik annenizi, başınız sağ olsun !”

“Nasıl yani!” diyemedik. “Olmaz öyle şey!” bile diyemedik…

 

Bekliyorduk çünkü. “Ölümü beklemek” diye bir şey olduğunu kavradığımız acı bir süreci deneyimliyorduk ablamla.

Söylemişlerdi, “6 ila 8 ay ömrü var annenizin” diye. Böyle bir şey yüzünüze söylendiğinde, doktorlar nasıl Yaradan gibi konuşur diye kızıyorsunuz; okumuş etmiş insanlar olarak her şeyi mantık tezgahına oturtuyorsunuz da, sevdiğiniz birine ömür biçtiklerinde, tüm mantığınız yerle bir oluyor. Duygular ömür biçmez insan ruhuna… İçinizde hep gizli bir isyan oluyor, sürekli kendinize “atlatacağız!” diyorsunuz. Fakat biz atlatamadık…

 

“Daha babam iyileşecek, çıkacağız bu hastaneden hep birlikte…” derken, çıkamadık biz “bütün” olarak o hastaneden. Babam da hastaydı. Aynı hastanede üç haftadır tedavi görüyordu, annemin son haftalarından habersizdi, söylemiyorduk durumun ciddiyetini. “Ölecekmiş baba” diyemezken, şimdi “Öldü baba” nasıl diyecektik ?!!

 

Diyemedik de zaten, bilmedi annemin öldüğünü güzel babam…. Ama sanırım hissetti, kelimelere dökemesek de gözlerimizden okudu annemin melek olmayı seçtiğini… Peki ne yaptı ?

Annemsiz ne yapılır, nasıl yaşanır bilemeyen babam, yaşamın tepesinden bir anda bıraktı kendini, ölümü seçerek Ona tekrar kavuşmayı seçti ve annemden bir buçuk gün sonra, 25 Haziran’da öldü .

Velhasıl, çıkarız biz bu hastaneden derken; morgtan iki ruhsuz beden teslim alıp, “yarım” olarak çıktık oradan…

8 senedir içimdeki duyguya hiçbir isim, hiçbir tarif bulamadım. Hep konuşurum içimle, hep yazarım ama hiç yeri dolmaz bu duygunun…

Aklım başıma gelip, evlatlık etmeyi öğrendiğim veya becerebildiğim yıllarda, belki de daha doğru deyimiyle “anne” olduktan sonra, onları hep daha iyi anladım. Bu döngü hep öyle değil midir ya? Evlat sahibi olmak ne büyük bir “öğreti” dir.

Canım annem… Kesinlikle bir “denge” insanıydı. Bir insan, bünyesinde her şeyden biraz biraz bulundurabilir mi? İşte anneciğim öyle bir kadındı…

Hayatımda gördüğüm en zarif insandı, bir o kadar da otoriterdi. Bir yanı hep hüzünlüydü  ama neşelenmenin de hakkını verirdi. Özenle yaptığı bakımını asla ihmal etmez ama yeri geldiğinde temizlikçi bacılara taş çıkarırdı. Topuklu ayakkabının bir ayak bileğine bu denli yakıştığını az gördüm, peki aynı bilekte yün çetikler bir o kadar nasıl zarif duruyordu? Sedefli beyaz ojeli elleri, toprak çapalarken bozulur, çatlar diye niye korkmuyordu annem? Çamaşır makinasından ütülü mü çıkıyordu annemin kıyafetleri? Bir kadın erkeğine nasıl bu kadar özenle ve temiz bakardı? Erkeğine o kadar çok gücenip, nasıl o kadar çok severdi? Bir salon kadını edası bulundurup ve bunun hakkını verip, bazen yer sofrasına da oturup yemek yiyerek her ortama nasıl uyum sağlayabiliyordu? Memlekette bu kadar yozlaşma varken, nasıl bu kadar iyi bir eğitimci olarak kalabiliyordu? Çekirdek aileye kurulan günlük sofralara gösterilen özenin, üçüncü şahıslar için kurulan davet sofralarına gösterilen özenden aslında daha önemli bir şey olduğunu nasıl biliyordu? Az malzemeyle de yapıyor olsa, nasıl her yemeği lezzetli olabiliyordu? Konuşmadan, bana ve ablama nasıl öğretiyordu hayatı? Çeşitlilik içinde “uyumla” yaşamayı nasıl başarıyorduk? Sessizliğin de kimi zaman sesli olmaktan, çok daha yerinde ve kıvamlı bir şey olduğunu nasıl biliyordu annem?

Pekiii ya ben; annemden o kadar çok çekinip, nasıl o kadar çok sevebiliyordum?

Bilmiyorum… O’nun büyüsü ve hayata geliş amacı da buydu belki.

Beni duyuyorsun anneciğim, sana söyleyeceklerim var : Şimdilerde güzel konuşanlar artarken, doğru konuşanlar azalıyor. Ben doğrularımdan vazgeçmeyeceğim. Haa, geçtiğim zamanlarım oldu; ama sen geldin aklıma, toparlandım. Hayat rüzgarları hep esiyor anneciğim; ama rüzgar bana gidilecek bir yolun olduğunu hep hissettiriyor.

Diyorum ki kendime  : Sen boşver istediğini yapmayı, istemediklerini yapmayabiliyor musun ondan haber ver !  

Velhasıl “iyiyim ben anneciğim”….