Pages

23.6.15

8 YIL GEÇTİ...


8 sene önce, sıcak bir Ankara akşamı… Hacettepe Hastanesi’nin soğuk koridorlarında bir gece… 22 Haziran’ı 23 Haziran’a yeni bağlamışız… Gece yarısını çoktan geçmiş saatler.

Hislerimiz alınmışçasına durgun bir gece, sanki nefes sesimiz bile bize saygılı, öyle sessiz öyle sinir bozucu...

Fakat, bozdu doktorlar o sessizliğimizi . Söyleyiverdiler birden :

“2,5 saat uğraştık ama geri getiremedik annenizi, başınız sağ olsun !”

“Nasıl yani!” diyemedik. “Olmaz öyle şey!” bile diyemedik…

 

Bekliyorduk çünkü. “Ölümü beklemek” diye bir şey olduğunu kavradığımız acı bir süreci deneyimliyorduk ablamla.

Söylemişlerdi, “6 ila 8 ay ömrü var annenizin” diye. Böyle bir şey yüzünüze söylendiğinde, doktorlar nasıl Yaradan gibi konuşur diye kızıyorsunuz; okumuş etmiş insanlar olarak her şeyi mantık tezgahına oturtuyorsunuz da, sevdiğiniz birine ömür biçtiklerinde, tüm mantığınız yerle bir oluyor. Duygular ömür biçmez insan ruhuna… İçinizde hep gizli bir isyan oluyor, sürekli kendinize “atlatacağız!” diyorsunuz. Fakat biz atlatamadık…

 

“Daha babam iyileşecek, çıkacağız bu hastaneden hep birlikte…” derken, çıkamadık biz “bütün” olarak o hastaneden. Babam da hastaydı. Aynı hastanede üç haftadır tedavi görüyordu, annemin son haftalarından habersizdi, söylemiyorduk durumun ciddiyetini. “Ölecekmiş baba” diyemezken, şimdi “Öldü baba” nasıl diyecektik ?!!

 

Diyemedik de zaten, bilmedi annemin öldüğünü güzel babam…. Ama sanırım hissetti, kelimelere dökemesek de gözlerimizden okudu annemin melek olmayı seçtiğini… Peki ne yaptı ?

Annemsiz ne yapılır, nasıl yaşanır bilemeyen babam, yaşamın tepesinden bir anda bıraktı kendini, ölümü seçerek Ona tekrar kavuşmayı seçti ve annemden bir buçuk gün sonra, 25 Haziran’da öldü .

Velhasıl, çıkarız biz bu hastaneden derken; morgtan iki ruhsuz beden teslim alıp, “yarım” olarak çıktık oradan…

8 senedir içimdeki duyguya hiçbir isim, hiçbir tarif bulamadım. Hep konuşurum içimle, hep yazarım ama hiç yeri dolmaz bu duygunun…

Aklım başıma gelip, evlatlık etmeyi öğrendiğim veya becerebildiğim yıllarda, belki de daha doğru deyimiyle “anne” olduktan sonra, onları hep daha iyi anladım. Bu döngü hep öyle değil midir ya? Evlat sahibi olmak ne büyük bir “öğreti” dir.

Canım annem… Kesinlikle bir “denge” insanıydı. Bir insan, bünyesinde her şeyden biraz biraz bulundurabilir mi? İşte anneciğim öyle bir kadındı…

Hayatımda gördüğüm en zarif insandı, bir o kadar da otoriterdi. Bir yanı hep hüzünlüydü  ama neşelenmenin de hakkını verirdi. Özenle yaptığı bakımını asla ihmal etmez ama yeri geldiğinde temizlikçi bacılara taş çıkarırdı. Topuklu ayakkabının bir ayak bileğine bu denli yakıştığını az gördüm, peki aynı bilekte yün çetikler bir o kadar nasıl zarif duruyordu? Sedefli beyaz ojeli elleri, toprak çapalarken bozulur, çatlar diye niye korkmuyordu annem? Çamaşır makinasından ütülü mü çıkıyordu annemin kıyafetleri? Bir kadın erkeğine nasıl bu kadar özenle ve temiz bakardı? Erkeğine o kadar çok gücenip, nasıl o kadar çok severdi? Bir salon kadını edası bulundurup ve bunun hakkını verip, bazen yer sofrasına da oturup yemek yiyerek her ortama nasıl uyum sağlayabiliyordu? Memlekette bu kadar yozlaşma varken, nasıl bu kadar iyi bir eğitimci olarak kalabiliyordu? Çekirdek aileye kurulan günlük sofralara gösterilen özenin, üçüncü şahıslar için kurulan davet sofralarına gösterilen özenden aslında daha önemli bir şey olduğunu nasıl biliyordu? Az malzemeyle de yapıyor olsa, nasıl her yemeği lezzetli olabiliyordu? Konuşmadan, bana ve ablama nasıl öğretiyordu hayatı? Çeşitlilik içinde “uyumla” yaşamayı nasıl başarıyorduk? Sessizliğin de kimi zaman sesli olmaktan, çok daha yerinde ve kıvamlı bir şey olduğunu nasıl biliyordu annem?

Pekiii ya ben; annemden o kadar çok çekinip, nasıl o kadar çok sevebiliyordum?

Bilmiyorum… O’nun büyüsü ve hayata geliş amacı da buydu belki.

Beni duyuyorsun anneciğim, sana söyleyeceklerim var : Şimdilerde güzel konuşanlar artarken, doğru konuşanlar azalıyor. Ben doğrularımdan vazgeçmeyeceğim. Haa, geçtiğim zamanlarım oldu; ama sen geldin aklıma, toparlandım. Hayat rüzgarları hep esiyor anneciğim; ama rüzgar bana gidilecek bir yolun olduğunu hep hissettiriyor.

Diyorum ki kendime  : Sen boşver istediğini yapmayı, istemediklerini yapmayabiliyor musun ondan haber ver !  

Velhasıl “iyiyim ben anneciğim”….
 

2 yorum:

mutfaktaki acemi dedi ki...

Başınız sağolsun,allah rahmet eylesin,mekanları cennet olsun. Vefatından sonra da böylesine sevgiyle anılabilmek, bir anne için ne güzel bir şeydir. Evet yokluğu acı, ama zaten dünyadaki vazifesini yerine getirip, size güzellikler sunmuş gitmeden önce. Sabırlar diliyorum.

Özgün Bayraktar dedi ki...

Çok teşekkür ediyorum güzel yorumunuz için. Sevgiler diliyorum size.